Ekim 23 13:46

Münafıkların İstismar Ettiği DAVA AŞKININ ANLAMI VE ŞAŞKINLARIN AYARI

Münafıkların İstismar Ettiği DAVA AŞKININ ANLAMI VE ŞAŞKINLARIN AYARI

Münafıkların İstismar Ettiği DAVA AŞKININ ANLAMI VE ŞAŞKINLARIN AYARI

Tahribat ve makam menfaat kastıyla haklı harekete sızmış marazlı münafıkların en sık kullandığı ve tabi istismar edip arkasına saklandıkları kelimelerin başında "Allah aşkı ve dava hatırı" gelmektedir. Onlara sorulsa, bütün gayeleri ve gayretleri Allah içindir ve sadece ahiret sevabı gözetilir. Bu tiynetsiz tipleri tanımak bir hidayet ve feraset meselesidir ve hele böylelerine tavır almak mümince bir ciddiyet ve cesaret işidir. Bunların sahteciliğini anlamak için önce aşkın hakikatini bilmemiz gerekir. Sağlığında Kerametlerini anlatıp durdukları Hoca'nın vefatının ardından "Cihat paralarını mala çevirip üzerine tapuladı ve miras olarak evlatlarına bıraktı!" diye iftira atan tiynetsizlerin de; dünyalık makam ve menfaat uğruna Milli Görüş gömleğini, yani Milli ve haysiyetli kimliğini çıkarıp Yahudi lobilerine kiralanan dönek tiplerin de, din ve dava nutukları sahtedir, çünkü samimiyetsizlik bunların karakteridir.

ŞİİR

Gizli açık her şey, geçermiş kayda

Zalimin manevi, sıhhati yoktur!

Kuş tüyünden yastık, olsa ne fayda

Huzurlu vicdanından, rahatı yoktur!

Hak davaya sızmış, hayırsız moruk

Şerbet pekmez olmaz, yabani koruk

İhlasta sahtekâr, nifakta doruk

Hainin hilede, serhatı yoktur!

Bunların şakirdi, dönek hatipler

Haine yağ çeker, ödlek katipler

Ucuz kahramandır, kolaycı tipler

Münafık fırkanın, Ferhatı Yoktur!

Bunların boynuna, ferman asmalı

Gavur madalyalı siyon tasmalı

Bizden sanarlar ya, elin has malı

Nursuzun onurlu, hayatı yoktur!

Not: Serhat=Had, sınır

Evet, hak davası olmayanın aşkı, sadakati olmayanın sevdası sahtedir. Bir kişinin veya ekibinin aynı anda hem Rahman'a hem de Şeytan'a yaranması mümkün değildir. Mazlumlara ve Müslüman'a yararlı olanlara, gavurların madalya takacağını düşünmek eblehliktir. Amerika'ya tutsak, Avrupa'ya uşak kimselerin, bir de kalkıp İLAHİ AŞKTAN bahsetmeleri, riyakârlık ve sahtekârlığın son sistemidir.

Kur'an cihadın delili, cihad ise aşkın gereğidir. Hakkı ve adaleti hâkim kılmanın gayretini çekmek asaletin; Siyonist ve emperyalist düzenin güdümüne girmek ise sefaletin göstergesidir.

Aşk; sevgi ve sevdanın yoğunlaşması ve Hak davanın sadıklarda billurlaşmasıdır.

Aşk; İmanın somutlaşması, iddianın kuru laf ve hevesten çıkıp ispatlaşmasıdır.

Aşk; kesretle vahdete, alemler içinde Rabbe ulaşılmadır.

Aşk; biat ve itaat zevkinin ve cihat şevkinin doruğa çıkmasıdır. Hoca'nın tabiriyle "insanın cihat delisi" olmasıdır.

Çünkü İslam'ın özü; Halıkı Taalaya tazim ve hürmet ve bütün mahlûka şefkat ve merhamet anlayışıdır. Bütün mahlûkata ve en başta insanlara şefkat ve merhametin esası ise, herkesin huzur ve hürriyet içinde yaşayacağı ve temel haklarına sahip olacağı Adil bir düzen kurulması için çalışmaktır.

Cihat İslam’ın zirve heyecanı, aşk ise cihadın canıdır. Cihat delisi olmayan aşka yabancıdır.

Aşk; Erbakan'ın hayret ve hayranlık uyandıran tavrı, sabır ve sadakati, sağlam ve sarsılmaz tarzıdır.

O bu aşkla tek başına yola çıkmış, Batıl ve barbar sistemleri yıkmak, Hakka dayalı Adil Düzeni kurmak üzere, tüm şeytanilere ve şerli işbirlikçilere karşı kutlu mücadelesini başlatmış ve kırk yıldır geri adım atmamıştır.

Bütün Siyonist merkezlerin, Masonik şebekelerin, süper güçlerin ve sünepe çömezlerin hücumuna maruz kalmış; ama asla yılmamış, yıkılmamış ve yamulmamıştır.

“Kendilerine (Hak yolunda her türlü) yara isabet ettikten sonra (bile) Allah ve Resulünün (cihat, itaat ve sebat çağrısına) icabet edenler; ihsan ve takva sahibi kimseler için ECRÜ AZİM (çok büyük sevap ve rütbeler) vardır.

Ki bunlar; bazı adamlar kendilerine gelip: ‘Size karşı (en kuvvetli ve tehlikeli insanlar birleşip) toplandılar, artık onlardan korkup sakının!’ dedikleri durumda bile, imanları (Rablerine güven ve zafer duyguları) daha da ziyadeleşen ve “Allah bize yeterlidir; O ne güzel vekil (ve sahiptir) diyenlerdir.”  (Ali İmran: 172–173) Ayetleri Erbakan’ın teslimiyet ve cesaretini ne güzel anlatmaktadır.

Aleyhine üç ihtilal tezgâhlanmış, dört kere partisi kapatılmış, beş kere teşkilatları parçalanıp hıyanete uğramış, onlarca mahkeme açılmış ama yine de sarsılmamış ve zafiyet duygusuna kapılmamıştır. Çünkü O Aşkın adamıdır, Rabbin halifesi makamındadır ve kulluk şuurunda ve sorumluluğundadır.

Ondan öğrendik ki;

Aşk; sevgilinin ve sevdanın uğrunda her türlü kınanma ve karalanmayı göze almak; yar yolunda ar şişesini ve kâr kesesini taşa çalıp kırmaktır.

Aşk; sevdiğinde fani olmak, seni ondan ayıran her şeyi fena saymak, Onun rızası dışında herhangi bir karşılık beklemeyi büyük bir ayıp ve kayıp saymaktır.

Mevlana’nın dediği gibi: Bir âşık, topraktan aşağı mıdır ki; toprak bile rahmet rüzgârının tohum saçmasıyla yokluktan başını kaldırır ve her tarafı çimenle çiçekle doldurur.

Keza âşık, nutfe suyundan bayağı mıdır ki; O su bile ‘kün’ (ol) hitabının feyziyle, güneş yanaklı Yusuflar doğurur.

Âşık, havadan daha duyarsız mıdır ki, ‘kün’ emrini alınca kaydettiği görüntü ve resimleri binlerce kilometre ötelere taşıyıp durur.

Âşık, taştan müteşekkil dağdan daha istidatsız mıdır ki, zira O Allah’ın emrini alınca, dünya gemisine direklik ve nice madenlere mahzenlik eder ve yetiştirdiği bitkilerden ne şifalı ilaçlar yoğrulur.

Aşkın mezhebi, karşılıksız feragat ve fedakârlık mesleğidir. Padişahların tahtı, onun yanında bir tahta parçasından ibarettir.

Makam ve menfaate kölelik bir zillettir, liderlik sevdası ise baş ağrısından ibarettir. Aşk ise, bu iki kayıttan azadedir, hürriyettir.

Hak âşıkları, menzillerini bilen, fakat izlerini kaybeden yiğitlerdir. Her solukta, canlı ve cansız her mahlûkta aşkın sesi yükselir.

Aşkın şehrinde nefsanî ve hayvani akıl, çamura saplanmış merkep gibi debelenir.

Aşk, kalbi istila ederek orayı işgal eylediği zaman, herkesin tapındığı nimet ve güzellikleri dahi, aşığın gözüne çirkin gösterir.

Aşkın hakikati pırlantayı bile insanın gözüne pırasa gibi değersiz hale getirir. ‘La ilahe illallah’ın manası da burada gizlidir.

Âşık, maşukuna ve Mevla’sı uğruna başını verince, haliyle beyni ve benliği siliniverir?

Âşıkların kıblesi, sevgilinin cemali ve vuslat hasretidir.

Ey Hakkın ve hakikatin âşıkları! İlahi aşk şarabının içilmesi size ganimettir. Siz Hak ile bakisiniz. Beka da sizin içindir.

Ey kalplerinde aşk derdi ve Mevla muhabbeti olmayanlar! Ey hak davasını istismar ve suiistimale kalkışanlar. Kalkıp dirilin ve aşkın Kâbesine yönelin. İşte hakikat yurdundan Yusuf’un kokusu gelmektedir. Hemen koklayıp, o kokuyu teneffüs edin.

Duman daima odundan çıkar; yoksa parlak ateşten değil. Onun gibi, bir kimse de aşk-ı ilahi ateşi ile yanıp parlak bir kor haline gelir de odunluktan kurtulursa, nurani bir hale bürünecektir.

Hak Âşıklarının Özellikleri

1-   Allah’ın vaadine kesin inanmış, kalpleri tatmin olmuş kimselerdir.

2-   Allah’tan başka kimseden medet ve inayet beklemeyenlerdir.

3-   Şeytana ve şeytan huylu kişilere ve zalim kimselere karşı mert ve metanetlidir. İftiracı kişilere ve dönek hainlere hala hürmet edenlerin dava aşkı sahtedir.

4-   Mal-mülk devşirmekten ve şan-şöhret peşinden içtinap edenlerdir.

5-   Onlar, bütün yaratıklara karşı sevgi ve merhamet hisleri beslemektedir.

6-   Onlar insanların eziyetlerine karşı dayanıklı ve bağışlayıcı vaziyettedir.

7-   Müslümanların birbiriyle çekiştiği ve düşmanlık ettiği yerlerde Kur'ani ve Nebevi ölçüleri ve dava prensiplerini esas alarak nasihat ve uzlaşma metoduna sarılıp, Allah için öğüt verenlerdir.

8-   Hakkı söylerken ve yaşarken, halleri mütevaziliktir. Ama hainlere ve zalimlere karşı sert ve çetindir.

9-   Onların manevi sermayesi, aslında hiçbir şeye sahip olmadıklarını, acizlik ve çaresizliklerini bilmektir.

10-Onlar, bütün zamanlarını temiz geçirme, ibadet ve istikamet üzerinde yürüme gayretindedir.

11-Sahip oldukları şeyler az da olsa çok da olsa, ferahlıkta da sıkıntıda da, Rab Teâlâ’ya rıza gösterilmekte ve ona şükredilmektedir.

Nükte:

Şemsi Tebrizi Hazretleri nerede bir cenaze görse;

"Ah! Keşke bu cenazenin yerinde ben olsaydım, onun yerine beni defnetselerdi", diye söylenirdi.

Dostları ona: —Niçin böyle söylüyorsun? Seni yaşamaktan bezdiren bir sıkıntı mı var? Diye sorduklarında onlara:

“Âşık olanlar, maşuklarına bir an önce kavuşmak isterler; benim ölümü temennim, dünyevi sıkıntılardan değil, Rabbime olan kavuşma iştiyakımdandır” derdi. Evet ölümü öldürenler, yani kabri, Rabbine varış kapısı görenler; tek başına süper güçlere meydan okuyan erlerdi!

Allah aşığı, halka karşı ruhen istiğna duyan ve dilenciliğe tenezzül etmeyendir. Fudayl Bin İyad (RA) şunları söylemişti:

“Ben Allah’a muhabbetimden dolayı ibadet ve hizmet ederim; İbadet ve gayret benim lezzetim ve izzetim gibidir. Ey isyankâr ve sahtekâr insan! Gel, Allah’ı sevme lafını bırak! O’na yaraşmayan davranışların, senin bu davanı batıl kılar. Şunu iyi bil; samimi âşık, maşukunun her arzusunu yerine getiren ve O’nu canından üstün tutan kimsedir. O halde, onun hiçbir soluğu boşa gider mi?

Âşık olana Allah yeterlidir, başkasına minnet etmeyecektir. Kul Hakka âşık olursa, Hızır da kula âşık ve yoldaş oluverecektir. Muhabbet, sevgide ortaklık kabul etmez. Nitekim Yakup (as), oğlu Yusuf’a aşırı meyledince bu hal gayretullaha dokunmuş ve aralarına hasret girmiştir. Ünsiyet, zikrin devamıyla; marifet, fikrin devamıyla olur. Muhabbet ise marifete tabidir.

Dava diye dünyaya tapınanlar ise, sevgilisini ve helalini pazarlayan reziller gibidir.

Böyleleri sürekli “Allah rızasından ve dava aşkından” bahsettikleri halde, makam ve menfaat karşılığı her türlü kutsalını satan tiyniyetsiz tiplerdir. Dışları yaldızlı, içleri lağım kişilerin din istismarıyla kazandıkları bütün dünyalıklar onlar için manevi zehir hükmündedir. Ama bunların asıl amacı Hakka değil, halka tapınmak olduğundan, hepsi sadece zahiri kurtarmak peşindedir. Fedakârlık, vefakârlık ve diğerkâmlık bunların yabancı oldukları hasletlerdir.

Döneklerin Dava Gayreti ve Dost Sevgisi!

Sonradan "boşbakan" olan bir ucuz kahraman, bir zamanlar, kendisi yerine aday olup kazanan dava arkadaşına şöyle saldırıyordu: "Şerefsiz alçak... Vurdururum onu!"

Evet en yakın dava arkadaşında “şerefsiz, alçak ve vurdururum onu!” sözlerini edebilen bir kof kahramanın gerçek ayarı bu tavrında saklıdır.

Bu sözün onlarca şahidi var ki başta, Şevket Kazan ve Oğuzhan Asiltük canlı tanıklardır.

"Ben bu olayı Numan Kurtulmuş ile beraber önce hakaretler yağdırıp sonra AKP'ye katılan Şeref Malkoç’dan dinlemiş ve iki yıl önce bana anlatılanları kendisine atfen yansıtmıştım. İlginçtir neredeyse her yazımıza dava açan Tayyip Erdoğan bu aktardıklarımız için ne dava açmış ne de bir düzeltme yollamıştı. Gelin şimdi Şeref Malkoç’un bize aktardığı bu hadiseyi bir kere daha hatırlatalım.

Yıl:1991’in Kasım ayı. Recep Tayyip Erdoğan bu tarihte yapılan genel seçimde RP-MHP-IDP ittifakında İstanbul Eyüp bölgesinden Milletvekili adayı liste başıdır. Seçim biter ve sayıma başlanır. Tayyip Erdoğan ilk sayımda parti tercihine göre mebus seçildiğini düşünerek peşin peşin kutlamaları kabul etmeye başlamıştır. Ancak ilerleyen saatlerde ilginç bir gelişme yaşanır. O seçimlerde ilk kez uygulanan milletvekili tercihi sistemine göre yine RP-MHP-IDP listesinden arka sıralardan aday olan Milli Görüş  kökenli ve Rize’li Mustafa Baş birinci sıradaki Tayyip Erdoğan’ı tercih oylarıyla aşmış ve Erdoğan’ın yerine o milletvekilliğini kazanmıştır! Tayyip Erdoğan bu sonuç üzerine zıvanadan çıkmış ve tercih oyu ile önüne geçen Mustafa Baş’ı hışımla arayıp tehditler savurmaktadır. Canını ve yakınlarını kurtarma telaşına kapılan Mustafa Baş Ankara’ya kaçmış ve durumu parti kurmaylarına aktarmıştır.

Hırsı dinmeyen Erdoğan’ın bir gurup adamı ile RP Genel Merkezini basıp aynen şöyle bağırmaktadır:

- “Derhal Mustafa Baş’ı istifa ettireceksiniz. Milletvekilliği benim hakkım. Yoksa onu vurdururum!..”

Parti kurmayları Erdoğan’ın tehditleri karşısında Mustafa Baş’ı tedbir olsun diye hemen bir süre saklanması için Hollanda’ya yollamıştır. (Aynı Mustafa Baş, daha sonra Recep Beyle AKP’de siyaset yapmaktan utanmamıştır.)  İnanmayan açsın telefonu, Şevket Kazan’a ya da Şeref Malkoç’a sorsun; ya da Mustafa Baş seçilir seçilmez Avrupa’ya çıktı mı, çıkmadı mı ve ne zaman döndü, devletin kayıtlarına baksın.

Bitmedi, yahu bu Tayyip Erdoğan, 1989’daki mahalli genel seçimlerinde Beyoğlu Seçim Kurulunda görevli hâkime hakaret edip ve hapsi boylamamış mıydı?

İsteyen  Erdoğan’ın sicilini araştırsın, hâkime hakaretten sabıkası vardır ve kısa bir süre Bayrampaşa Cezaevinde yatmıştır ki, onun cezasını erteletip hapisten çıkaran da Adalet eski Bakanı RP’li Şevket Kazan’dır. Şimdi bu Tayyip Erdoğan ona buna eşkıya derken, acaba aynaya mı bakmaktaydı?”[1]

İşte ucuz kahramanlarla Erbakan’ı karşılaştırmak güneşle ateşböceğini kıyaslamak gibidir. Deccalizme meydan okuyanla, Siyonist Lobilerden madalya alanlar bir midir?

Türkiye'nin son şansı ve Erbakan'ın memleket sevdası!

Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz'in: "Elmüslimunekerrecülilvahid-Müslümanlar tek bir kişi (yek vücud) gibidir". Mealindeki hadis-i şerifine dayanarak, tüm inananları temsilen siyaset meydanında mücadele veren Erbakan Hoca'ya ve dünya çapındaki organizasyonuna "Tek kişilik ordu" tanımı uygun düşüyordu. Erbakan, mağdur ve mazlum milyonların mümessili olarak hareket ettiği gibi, şuurlu ve onurlu insanların her birisi de Hocalarını örnek alıyor, Milli Görüş davasına omuz veriyordu. Ve nihayet Onun mübarek tabutunu omuzlarken bile aynı inanç ve heyecanla hareket ediyordu. Haktan kaynaklanan, ahlaki değerler çizgisinde ve değişmeyen doğrular çerçevesinde halkalanan bu tek kişilik ordunun her bir ferdi, aynı olaya aynı gözle bakıyor, aynı sorunu aynı formülle çözüyor ve aynı mutlu sonuca aynı kutlu projeyle yaklaşıyordu!.. Böylece vahdet, kuvvet ve izzet oluşuyor; Velhasıl "fenafil ihvan ve "fenafil komutan" gerçeği tezahür etmiş bulunuyordu.

Fenafil İhvan: Kendi nefsini din ve dava kardeşlerinin hatırına feda etme, onların başarı ve mutluluğuyla sevinme ve şereflenme fedakârlığı ve olgunluğuydu.

Fenafil komutan ise; Ehliyet, İstikamet ve iyi niyet sahibi Liderine tam teslimiyet ve sadakat gösterme, "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Resule itaat edin ve sizden olan emir- komuta sahiplerine de (itaat edin)" (Nisa 59) hükmüne riayet etme şuuru ve sorumluluğuydu. Bir şairimizin ifadesiyle "Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için" yaşama ve yarışma duygusuydu. Özellikle defalarca partilerinin kapatılmasından ve döneklerin davalarını ve Hocalarını yalnız bırakıp kaytarmalarından sonra bile bu "tek kişilik ordu", kendi varlığını ve ağırlığını daha bir ortaya koymuştu. Partilerinin kapatılması ve zayıf karakterlilerin ayartılması ile bu camianın sadıklarının Hak bildiği yoldan dönmeyeceği kesinlik kazanmıştı.

Bazı ortak hevesler ve kutsal hedefler peşinde kalabalıkları geçici bir süre coşturmak ve koşturmak belki kolaydı. Bunu bazen orta çaplı liderler bile başarmaktaydı. Ama milletin hür iradesiyle birinci yapılmış ve iktidara taşınmış bir parti kapatılırken, yani açıkça, şımarıkça ve üstelik ülkedeki dönmeler tarafından büyük bir hakaret ve haksızlığa uğratılmışken, yani her türlü tahribi ve taşkınlığı yapabilecek bir ortama itilmişken ve nice profesyonel provokatörler böyle bir ortamı değerlendirmek için çırpınırken, milyonlarca mensubu bulunan koca bir camiayı böylesine bir sükûnet ve metanet içinde tutabilmek... Çok yüksek bir tasarrufun ve örnek bir ruhi terbiye olgunluğunun sayesinde mümkün olmaktaydı. Ve işte bunun için bu "tek kişilik ordu"dan, masonu, medyası, münafığı ve mafyasıyla tüm şeytan şebekelerinin ödleri kopmaktaydı. Onun hedeflerinden, müjdesinden ve projelerinden, hala korkmayanların cesareti ise olayı kavrayamadıklarından, kısaca ahmaklıklarındandı. Herhalde bunlar "cahil cesur olur" takımındandı.

Milli Görüş partilerinin, haksız ve dayanaksız gerekçelerle kapatılmasını fırsat bilen, dışımızdaki bazı fesatçılar ve aramızdaki bazı marazlılar, kendi hesaplarınca Erbakan'ı devre dışı bırakma, yeni oluşumun dışında tutma ve güya Hoca'yı partiler üstü etkisiz ve yetkisiz konuma çıkarma hesapları yapmışlardı... Türkçesi Hoca'yı "tenzilen terfi" ettirerek veya "maaşına zam" işine son vererek "onursal başkan yapma" hevesine kapılmışlardı. Bu zavallılar bilmiyorlar ve düşünmüyorlardı ki, Hoca liderlik konumuna, Allah'ın lütfuyla ve kendi sa'yu gayretinin sonucuyla ulaşmıştı. Öyle birilerinin himmet ve himayesiyle bu makama gelmemişti ki, yine birilerinin hile ve hıyanetleriyle oradan indirilebilsindi... Erbakan zahirde hangi makam ve mesuliyeti yükleneceğini kendisi bilir, kendisi karar verirdi. Ama bilinmesi ve kabul edilmesi gereken bir gerçek var: O her zaman tabii ve fiili liderdi ve rakipsizdi!..

12 Eylülden sonra da, güya teşkilat kurmaylarından sayılan Oğuzhan Asiltürk, Hoca'ya şu talihsiz teklifi götürmekten çekinmemişti: "Hocam pek çok arkadaşımızın samimi bir arzusuna tercüman olarak sizin artık "manevi" başkanımız olmanızı temenni ediyoruz. Zira çok yoruldunuz ve yıprandınız. Bizi perde arkasından yönetmeniz ve manevi başkanlığımızı üstlenmeniz daha iyi olur diye düşünüyoruz!?"

Milli Görüş'ün bir tarikat değil, bir siyasi teşkilat olduğunu unutan böylesi insanların, ne değer ölçülerimize ne de ülke gerçeklerimize asla uygun olmayan bu tekliflerine Hoca, bu iddiaların sahiplerinin gerçek niyetini ve kalplerinin röntgenini de gösteren şu hikmetli cevabı vermişti:

"Onlar beni manevi başkan değil, uhrevi başkan yapmak istiyor!" Yani diri diri mezara sokmak ve milyonların hakkı bulunan, siyasi mirasımızdan bedava pay kapmak istiyorlar, demek istemişti.

Elbette Hoca makam sevdasıyla değil mes'uliyet duygusuyla bunu söylüyordu, yoksa o isteseydi ve eğer inanç ve ideallerinden taviz verseydi, bugünü beklemeden 40 sene öncesinden başbakan ve cumhurbaşkanı olacağını herkes biliyordu!.. Evet, hak etmediği ve hakkından gelemeyeceği bir makama talip olmak haram olduğu gibi, ehliyetsiz ve emniyetsiz ellere geçtiğinde davanın perişan edileceğini bile bile bu makamı başkasına terk etmenin büyük bir vebal olduğunu, bizzat Kur’an’ı Kerim ve Hz. Peygamberimiz haber veriyordu.

İstanbul’dan SP'li kardeşim Metin Toprakcı’nın bize naklettiğine göre:

"Telefonla görüştükleri Oğuzhan Asiltürk kendilerine, "Fatih Erbakan'ın, aynen Hz. Nuh'un oğlu gibi Hakk'tan sapıttığını ve hayırlı hizmetleri engellemeye çalıştığını" söylüyordu. Acab

a bu zavallılar, kendilerini Hz. Nuh yerine koyarak, iftira ve ifsatlarına karşı çıkanları "dinden çıkmakla" suçlayıp zırvalıyor muydu? Ve artık camiamız, bu kirli ve çirkin oyunların, mertçe ve mü'mince bozulmasını, yetkili ve görevli zevatın duruma el koymasını bekliyordu...

Allah aşkına, bütün ilim ve içtihat erbabının ittifakıyla, bir liderde bulunması gerekli olan:

1- Ülkenin Ekonomik, ahlaki ve siyasi sorunlarını çözmeye yetecek İLİM ve DİRAYET,

2- İç ve dış düşmanları tanıyacak ve tedbir alacak, lehimize ve aleyhimize olan durumları değerlendirecek EHLİYET ve FERASET,

3- Toplumu ve teşkilatı adaletle yönetecek ve istikamete yönlendirecek SİYASİ KABİLİYET,

4- Bu hizmetleri görmeye mani olacak sakatlık ve hastalıktan uzak bir SAĞLIK ve GAYRET

gibi şartların hepsini hakkıyla taşımak hususunda Erbakan'a alternatif olabilecek bir kişi yoktu, ama buna rağmen nice nasipsizler Onun karşısına dikiliyordu.

Bu haklı soru karşısında marazlıların ortak cevabı şu oluyordu: "ya Hoca ölürse, ya ondan sonra?.."

Bre insafsızlar, bre vefasızlar! Hoca hala hayatta ve hizmetinin başında bulunuyordu... Tüm karanlık güçlerin korkulu rüyası olmaya devam ediyordu. Ondan sonrası için de gerekli ve yeterli tedbirler elbette ve herhalde düşünülüyordu. Böyle müstesna bir lider henüz hayatta ve görevinin başında iken ve üstelik çok çok başarılıyken ve kesin hedefe doğru yürürken; "ille de bunu değiştirelim, yerine yenilerini getirelim" düşüncesi elbette karanlık odaklardan kaynaklanıyordu.

Elbette insanların yaşam süresi belirlidir ve kişiler gelip geçicidir. Kalıcı olan değerli fikirler ve doğru prensiplerdir. Dinimiz, davamız ve devletimiz inşallah kıyamete kadar bakidir. Ve yine unutulmasın ki önemli görevlere kimlerin tayin ve tavsiye edileceği konusunda en başta hak sahibi olan, yine o davayı temelden başlatıp başarıya taşıyan Liderlerdir. Aziz Hocamızın sadık talebeleri ve takipçileri eliyle O'nun kutlu hedeflerine kesinlikle erişilecektir.

Evet muazzam Milli Görüş camiası ve muhterem hocası "tek kişilik ordu gibiydi" Ve Erbakan bir katrilyonun başında bulunan "1" yerindeydi. Elbette bir katrilyondaki her rakam ayrı bir değerde ve ayrı bir önemdeydi. Ancak başlarındaki "1"i kaldırdığımızda düşünün, gerisi ne haline gelecekti?

Bu konuyu İmam-ı Azam Hazretleriyle ilgili ibretli ve hikmetli bir olayla bitirelim:

İkisi de uzun boylu olan İmam-ı Yusuf'la İmam-ı Muhammed (R.A), Hocaları Ebu Hanife ortalarında bulunduğu halde medreseye giderken, latifeyi seven İmam-ı Muhammed, İmam-ı Azam'ın kısa boylu olduğunu ima ederek "Üstadım siz aramızda "LENA"nın "NUN"u gibisiniz" diye takılıyordu. İmam-ı Azam ise şöyle cevap veriyordu: "Ama o "NUN"u çıkarırsanız, geride "LA" kalır"

Bilindiği gibi Arapçada "LENA" yazısında "LEM" uzun ortada "nun" bir nokta ve nun’u çeken "elif" yine uzundu. Ama ortadaki "nun" çıkarılırsa geri kalan "LA" okunuyor ve hiç hükmünde ve yok manasına geliyordu. İmam-ı Azam, Hocaları olmadan talebelerinin kendi başına bir işe yaramayacaklarını Latife yollu böyle anlatıyordu.

Erbakan'sız yeni oluşum heveslilerine ve "Erbakan tükenip tıkandı, ölüp aramızdan ayrıldı, artık parti bize kaldı” diye sevinen hamiyetsizlere bunları hatırlatmamız, sadık ve samimi insanlarımızı uyarma amacı taşıyordu. Sadece masonik çevreleri ve dış güçleri sevindirecek olan parçalanmaların ve Mescid-i Dırar cinsinden yapılanmaların, mutlaka pişmanlık ve perişanlıkla sonuçlanacağı vurgulanıyordu.

Ve işte bugün Aziz ve Asil Hocamızın, Hakka hicret buyurduğu… Ve hastanede iken kendisini en son ziyaret edenlerden Namık Kemal Zeybek üzerinden: “Millet ve Memleket büyük bir tehdit ve tehlike ile karşı karşıyadır. Çünkü Vatan toprakları ayaklarımızın altından kaymaktadır! Bu badireyi atlatmak ve ülkeyi selamete çıkarmak üzere, vicdan sahibi her vatan evladı sorumluluk altındadır” anlamındaki vasiyet nitelikli mesajlarını bizlere duyurduğu böyle bir ortamda, Hocamıza ve davamıza sadakat daha bir önem kazanıyordu…

 

--

Şubat 2014 - Milli Çözüm Dergisi



[1] Sabahattin Önkibar - Yeniçağ Gazetesi / 02 02 2011

Yorum Yaz