Ekim 23 14:10

Rüyaların Hikmet ve Hakikati ve MİLLİ ÇÖZÜM’ÜN MÜJDELERİ

Rüyaların Hikmet ve Hakikati ve MİLLİ ÇÖZÜM’ÜN MÜJDELERİ

Rüyaların Hikmet ve Hakikati ve MİLLİ ÇÖZÜM’ÜN MÜJDELERİ

   Kur’an-ı Kerim’de Yusuf, Saffat ve Fetih surelerinde ve 15 kadar ayette rü’yadan ve rü’yaların yorumlarından bahsedilip, rüyaların önemli işaretlerine dikkat çekilmiş, hatta Hz. Peygamber Efendimiz bizzat istihareyi emretmiştir. Sözlükte “görmek” anlamındakirü’yet kökünden türeyen rü’yâ kelimesi; uyku sırasında zihinde beliren ve ruh ekranında izletilen görüntülerin bütününü (düş) ifade edilmektedir. Sözlük anlamı aynı olan hulm (çoğulu ahlâm) ise daha çok korkunç düşler için kullanılır. Hz. Peygamber, “Rüya Allah’tan, hulm ise şeytandandır” demiştir.[1] Rüyaların rahmânî olanına “rü’yâ-yı sâdıka, sâliha, hasene”; şeytânî olanına “hulm” denilir. Ehâdis, menâm ve mübeşşirât kelimelerinin de “rüya” anlamında kullanımları vardır. Adgās (ot demetleri) kelimesinin bir ayette ahlâma izâfe edilmesiyle ortaya çıkan “adgāsü ahlâm” tabiri (Yûsuf 44) “yaşı kurusuna karışmış ot demetleri gibi yenisi eskisine karışmış uyku halleri, hiçbir anlamı olmayan karmakarışık hayaller” anlamına gelmektedir. Taşköprizâde rüyanın düşünme yetisinin (nefs-i nâtıka) bir işlevi olduğunu belirtir.[2]

 

   Eski Mısırlılar, Asurlular ve Yunanlılar’da kâhin ve büyücülerin en önemli görevlerinden biri rüyaları yorumlamak idi. Rüya tabiri konusunda ilk metinlerin milâttan önce 5000’li yıllarda Asurlular tarafından yazıldığı bilinir. Bu konuda günümüze ulaşan en eski eser, British Museum’da saklanan ve milâttan önce 2000 yıllarına ait olduğu tahmin edilen bir Mısır papirüsüdür ve 200 çeşit rüya tabirine yer verilmektedir. Milâttan önce 669-626 yılları arasında Ninevâ’da yaşamış olan Asur İmparatoru Banipal’in kütüphanesinde rüyaya dair taş basması eserler ele geçmiştir. Milâttan önce 1500-1000 yıllarında Hindistan’da yazılan Vedalar’da rüyalara ait listeler görülmektedir. Rüya konusunda Hipokrat, Eflâtun ve Aristo’ya bazı eserler nisbet edilir.[3] Démocritos’tan Hıristiyanlığın ortaya çıkışına kadar geçen sürede Grekçe olarak yirmi altı rüya tabiri kitabının yazıldığı tesbit edilmiş olup bunlardan sadece Efesli Artemidoros’un (Artîmîdur) Huneyn b. İshak tarafından Kitâbü Ta’bîri’r-rü’yâ adıyla Arapça’ya tercüme edilen eseri[4] günümüze kadar gelmiştir.

 

   Tevrat’ın Tekvîn bölümünde Hz. Yusuf’un rüyalarından bahsedilir. İncil’de rüya anlamına gelen on iki ayrı kelime geçmekte, bu arada birçok Yahudi ve Hıristiyan rüya tabircisinin varlığı bilinmektedir. İslâm öncesi Türkler’de rüyanın haber taşıyıcılık yapanlar ve önemli olaylar açısından öğretici bir yeri olduğu bilinir. Uygur Türeyiş efsanesinde -Böğü Han örneğinde görüldüğü gibi- hanlar gördükleri rüyalar doğrultusunda hareket etmişlerdir. Cahiliye devrinde rüya tabiri yaygın ve saygın bir haldeydi.

 

   Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrahim, Yusuf ve Mısır hükümdarının gördüğü rüyalardan söz edilmekte (Yusuf 4-5, 43, 100; es-Sâffât 105), Resûl-i Ekrem’in gördüğü bir rüyanın doğru çıktığı Allah tarafından bildirilmektedir (el-Feth 27). Kur’an’da rüyaların yorumu için “ta‘bîrü’r-rü’yâ”(Yûsuf 43), “te’vîlü’r-rü’yâ” (Yûsuf 100), “te’vîlü’l-ahlâm” (Yûsuf 44), “te’vîlü’l-ehâdîs” (Yûsuf 6, 21) tamlamaları ve “iftâ” (hüküm açıklama) kelimesinin çeşitli türevleri (Yûsuf 43, 46) kullanılmıştır. Hz. Yûsuf’a rüyaların yorumunun öğretildiği (Yûsuf 6, 21), Hz. İbrahim, Ya‘kub ve Yusuf’un gördükleri rüyaları tabir ederek bu yorum ışığında hareket ettikleri (Yûsuf 4-6; es-Sâffât 102) belirtilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrahim’den rüyasında oğlunu kurban etmesinin istendiği (es-Sâffât 100-113), Hz. Yusuf’un rüyasında on bir yıldızın, ay ve güneşin kendisine secde ettiğini gördüğü ve bu rüya ile onun ileride peygamber olarak seçileceğine işaret edildiği (Yûsuf 4-5), yine Yusuf’un Mısır’da hapse atılması sırasında hapisteki iki gencin ve Mısır kralının (Yusuf 36, 41-49) gördüğü rüyaları yorumladığı (Yûsuf 99-100) haber verilmektedir. Cenâb-ı Hak, Bedir Gazvesi öncesinde Resûlullah’a düşmanlarının sayısını rüyasında az göstermiş (el-Enfâl 43), Hudeybiye öncesinde müslümanlarla birlikte Mekke’ye gireceğine ilişkin gördüğü rüya bir yıl sonra gerçekleşmiş (el-Feth 27), Hz. Peygamber’den mucize göstermesini isteyenlere karşı Bedir Gazvesi veya Mekke’nin fethi öncesinde gördüğü rüyalardan söz edilmiştir.

 

   Hadislerde rüyanın insan hayatındaki yerine ve önemine defalarca değinilmiştir. Resûl-i Ekrem’e ilk vahiy sâlih rüya şeklinde gelmiş, altı ay müddetle vahiy bu şekilde devam etmiştir. Bir hadiste yirmi üç yıllık vahiy müddeti içerisindeki bu altı aylık zaman dilimi kastedilerek, “Müminin sâdık rüyası nübüvvetin kırk altıda biridir” buyurulmuş[5], vahyin kesilmesine karşılık mübeşşirâtın devam ettiği bildirilmiştir (Buhârî, “Ta’bîr”, 6). Hadis mecmualarında “Kitâbü’r-Rü’yâ” ve “Kitâbü Ta‘bîri’r-rü’yâ” başlığı altında Hz. Peygamber’in rüyalarına ve yorumlarına yer verilmiştir. Resûlullah’ın sabah namazından sonra sahâbîlere, “İçinizde rüya gören var mı?” diye sorduğu, varsa tabir ettiği[6], zaman zaman kendi rüyalarını da anlattığı ve tabir ettiği yahut ashaptan birine tabir ettirdiği, güzel rüyaların anlatılıp tabir edilmesini hoş karşıladığı, kötü rüyaların anlatılmasını ve tabir edilmesini istemediği belirtilmiştir. Öte yandan ashap içinde Hz. Ebû Bekir’in rüyaları isabetli tabir ettiğine dair yaygın bir kanaat vardır. Ezanı ilk önce rüyasında görenin Abdullah b. Zeyd b. Sa‘lebe olduğu ve Resûl-i Ekrem’in de bunu onayladığı bilinmektedir.[7]

 

   Tefsir âlimleri rüyanın oluşumunu genel olarak Zümer sûresinin 42. âyetine dayanarak izah etmişlerdir. Söz konusu âyette Allah’ın ölmek üzere olanların canını aldığı, ölmeyenleri de uykularında -bedenlerinden alıp kendilerinden geçirdiği-, ardından ölümüne hükmettiği kimselerin canlarını yanında tuttuğu, ötekilerini belli bir süreye kadar salıverdiği bildirilmektedir. İslam âlimlerin büyük çoğunluğuna göre rüya insanın ruhu ile gördüğü ve aklı ile idrak ettiği bir hadisedir. Rüya, mâna âleminden rü’yet âlemine semboller şeklinde indirilen ilham olarak da değerlendirilir. Sûfîler ise rüyayı uykuda misal âlemini seyreden ruhun gördüklerini uyanınca hatırlaması şeklinde izah etmektedir.

 

   Dinî literatürde üç çeşit rüyadan söz edilir. 1- Rahmânî rüya. Rüya denildiğinde ilk akla gelen budur; bu rüyaya “rü’yâ-yı sâdıka, rü’yâ-yı sâliha” da denir. Bu tür rüyayı mübeşşirât diye niteleyen Hz. Peygamber, “insanın metafizik âlemle olan ilişkisi ve oradan aldığı müjdeleyici bilgi ve işaretler” anlamına gelen mübeşşirâtın nübüvvetin sona ermesinden sonra da devam edeceğini bildirmiştir.[8] 2- Şeytânî rüya. Şeytanın aldatma, vesvese ve korkutmalarıyla meydana gelen karışık hayaller, düşler, telkinlerdir. Bunların anlatılması ve yorumlanması tavsiye edilmemiştir. 3- Nefsânî rüya. Nefsin hayal ve kuruntuları, uyku esnasındaki dış etkiler ve günlük meşgalelere ilişkin rüyalardır (Seyyid Süleyman el-Hüseynî, I, 4). Rüya konusunda genel görüşleri derleyen Ali b. Hüseyin el-Mes‘ûdî, ruhun dinginlik ve berraklık derecesine göre rüyaların az veya çok gerçek çıkacağını belirtir (Mürûcü’ź-źeheb, II, 175-179). İmam Gazzâlî rüyayı, uykuda insan ruhu ile levh-i mahfûz arasındaki perdenin kalkmasıyla levhte yazılı olan şeylerin bazısının insan kalbine yansıması olarak değerlendirir.[9] Fahreddin er-Râzî de benzer açıklamalar getirir.[10] İbn Haldûn’a göre rüya, uykuda insan ruhunun mânalar âlemine dalması sonucunda gaipten kendisine akseden varlıklara ait şekil ve sûretleri bir anda görmesinden ibarettir.[11] İbn Haldûn, Muķaddime’nin meslekler bölümünde rüya tabiri ve tabircilerinden, rüyanın doğruluğuna delâlet eden alâmetlerden ve rüyanın vahiyle münasebetinden söz etmektedir.[12]

 

   Kelâm âlimleri rüyayı; Allah Teâlâ’nın rüyada görülüp görülemeyeceği ve rüyanın bilgi kaynağı olup olmadığı yönünden tartışagelmiştir. Allah’ın rüyada görülüp görülemeyeceği meselesinde Şîa ve Mu‘tezile âlimlerinin görüşü olumsuz, Ehl-i sünnet’in görüşü olumludur.“Beni rüyasında gören gerçekten görmüş demektir, çünkü şeytan benim suretime giremez” hadisi sebebiyle[13] Hz. Peygamber’in rüyada görülebileceği görüşü genelde olumlu karşılanmıştır. Kelâm âlimlerinin umumi kanaatine göre rüya kesin bilgi vasıtası değildir; dolayısıyla rüyada Resûl-i Ekrem’i görerek ondan talimat aldığını söyleyenlere ve şeriata aykırı girişimlere itibar edilmeyecektir. Hz. Peygamber, “Uyanıncaya kadar uyuyan kişiden kalem kaldırıldı” buyurmuştur.[14] Buna göre mükellef olmayan bir kişinin uykusunda gördükleriyle nasıl amel edilebilir? Mutasavvıflar ise çok önemli konularda rüya yoluyla elde ettikleri bilgilere dayandıklarını ileri sürmektedir. Buna örnek olarak varlık mertebelerini mübeşşirât yoluyla Resûlullah’tan aldığını iddia eden Muhyiddin İbnü’l-Arabî gösterilebilir. Şiîler de masum imamın rüya yoluyla gördüğü hususların hüccet olduğu kanaatindedir.[15]

 

   İslâm hükemâsı (hikmet uleması) rüyayı birtakım sembollerin (suretlerin) hayal dünyasından ve kader programından ortak duyuya yansıması olarak izah etmektedir. Onlara göre sadık rüyalar nefsin melekût âlemiyle ilişkisinden ortaya çıkan görüntülerdir. Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, Uyku ve Rüyanın Mahiyeti Üzerine adlı risâlesinde uyku ve rüyanın ruhun bir fonksiyonu olduğunu, rüya yorumunun tabiat bilimleri arasında önemli bir yer tuttuğunu belirtir. Kindî, uykuda devre dışı olan duyu güçlerine mukabil tasarlama ile düşünme güçlerinin serbest kaldığını, böylece rüya olayının ruhla gerçekleştiğini söylemektedir.[16] Rüyaların sebebini ve yorumunu açıklamak üzere el-Ķavl fî sebebi’l-menâmât adlı bir risâle yazan İbn Sînâ’ya göre rüya nefsin (ruh gerçeğinin) uykuda fizik ötesi âlemden bilgi alabilmesidir.

 

   İslâm kültüründe rüyaların yorumlanması (tabir) yaygın bir gelenektir. “Uykuda yaşanan olayların enfüsî ve âfâkî yönlerini ayırt edip bir karîne ile onların ötesindeki hakikate geçme” demek olan tabir sembolik bir dilin çözümlenmesidir. Rüya tabiri yapanlara “muabbir”, bu maksatla yazılan kitaplara “tâbirnâme” denilmektedir. Rüya tabir edenin rüyada görülen hayalî şekillerin iç ve dış yönlerini ayırt edip bir karîne ile ötelerindeki hakikate ulaşması, rahmânî olanını şeytânî olanından ayırt edecek maharette olması gerekir. Çünkü bazı insanlara rüyada olaylar “filtrelendirilmiş” olarak, bazılarına da “filtresiz” gösterilir. Bu sebeple Taşköprizâde, eski Yunanlılar’da ayak takımının rüyalarına değil filozof ve devlet adamlarının rüyalarına önem verildiğini belirtir.[17] Rüya tabircisinin Kur’an’da geçen teşbihleri ve sembolik ifadeleri bilmesi, rüyaları yorumlarken bunlardan yararlanması gerekir. Ayrıca kelimelerin etimolojisini, darbımeselleri, deyimleri iyi bilmelidir. Her ne kadar rüya tabirinin Allah vergisi olduğunu, dolayısıyla sonradan kazanılamayacağını ileri sürenler varsa da çoğunluk, onun sembollerle ifade edilen şifreleri çözmeye dayanan bir maharet sayıldığı ve bu hususta başarılı olmak isteyenlerin rüyanın cinsi, sınıfı ve tabiatı gibi hususları bilmesi, bunlardan birini diğeriyle telif etmeyi başarması ve yorumlamak istediği rüyanın nerede, nasıl, ne zaman ve kim tarafından görüldüğünü tesbit etmesi gerektiğini söylemektedir.

 

   İslâm geleneğinde rüya tabiriyle ilgili olarak Dânyâl, Ca‘fer es-Sâdık, İbn Sîrîn, Ebû İshak İbrâhim el-Kirmânî, Câbir el-Mağribî, Nasr b. Ya‘kūb ed-Dîneverî, İbn Ebü’d-Dünyâ, Abdülganî en-Nablusî ve Seyyid Süleyman el-Hüseynî gibi müelliflere nisbet edilen eserler önemlidir. İlk zâhid ve sûfîlerden itibaren rüya tasavvufun önemli bir sahası ve bilgi kaynağı sayılagelmiştir. Peygamberlerin gördüğü rüyalar vahiy, takvâ sahibi müminlerle velilerin gördüğü rüyalarilham mahiyetindedir. Gazzâlî, Resûl-i Ekrem’den sonra vahiy gelmeyeceğinden gayb âlemiyle ilişkinin rüya ile kurulduğunu belirtir.[18] İlk sûfî müelliflerden Muhammed b. İbrâhim el-Kelâbâzîet-Ta’arrûf’ta, Kuşeyrî er-Risâle’de rüya konusuna müstakil bir yer vermişlerdir. Kuşeyrî’ye göre rüya bir nevi keramettir; mahiyet olarak kalple ilintilidir, kalbe gelen hâtır (mânevî hitap) ve muhayyile ile tasavvur edilen bir haldir; uykuda bütün his ve şuur hallerinin tamamen yok olmadığı bir sırada görülmektedir. Rüya, insanların kalplerinde yaratılan ve karar kılan şeyin tahayyül ve tasavvur yoluyla idrak edilmesidir. İnsan uyuduğu zaman beş duyu organı ile maddî âleme ait şeyleri his ve idrak etme kabiliyeti kendisinden gider; manevi âlemle irtibata geçebilir.

 

   Tasavvuf kaynaklarına göre Rabbimizden ve rüya meleğinden kaynaklanan rüyalara sadık rüya, nefisten ve şeytandan kaynaklananlara kâzib rüya denir. Sâlih müminlerin gördüğü rüyalar genellikle müjdeleyici nitelikte olduğundan bunlara büşrâ veya mübeşşirat adı verilir. Uyarı niteliğinde olan rüyalar da görülmektedir. Bu tür rüyalara tahrîr (bilgilendirme) rüyaları denilir. İbadet ve taatten uzaklaşan kula bu türden rüyalar gösterilerek tövbeye ve kulluğa yönlendirilir. Sâdık rüyaların üçüncü kısmı ilham rüyalarıdır. Kişi bu tür rüyalarda kendini din ve hayır hizmetlerinde bulunurken görülebilir. İlham rüyalarının gösterilmesindeki amaç kulluğun daha da pekiştirilmesidir. Şeytandan veya nefisten kaynaklanan ve adgāsü ahlâm ya dakâbus adı verilen kâzib rüyalar karışık, anlamsız ve genellikle hüzün vericidir.[19]

 

   Tasavvufta rüya sadece uykuya has değildir. Sûfîlere göre âlem bir hayal, gölge ve görüntü mahiyetli, ilahi tezahür ve tecellilerden ibarettir, rüya da hayal olan âlemin müşahedesidir. Bir hadiste, “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” denilerek (Aclûnî, II, 313). İnsanın âhirette dünya hayatının bir rüya ve hayalden ibaret olduğunu anlayacağı belirtilmiştir (Mevlânâ, III, 141; IV, 291). Rüya uykuda, uyanıkken ve uyku ile uyanıklık arasında görülebilir. Bazı sûfîler uyanık olmanın uykuda olmaktan daha iyi olduğunu söylerken bazıları rüyada Cenabı Allah’ı, Hz. Peygamber Aleyhisselamı ve evliyayı görmenin mümkün olduğunu söyleyerek uykunun ayrı bir önemi bulunduğunu belirtmektedir. Nitekim Resûl-i Ekrem’in, “Rüyada beni gören gerçekten beni görmüştür, çünkü şeytan benim sûretime giremez” buyurduğu kesindir.[20]

 

   Tasavvufî hayatta rüya; mârifet, hikmet, vaaz, irşad, uyarı vb. hususların manevi mektebidir. Pek çok dinî ve ahlâkî hakikate rüyada vâkıf olunduğu bildirilir. Birçok sûfî, zâhid ve velî gördüğü rüyaya göre hayatına ve davranışlarına yön vermiştir. Tarikatlarda rüyalar seyrü sülûkün bir parçası olarak görülmektedir. Mürşidin öncelikle görevlerinden biri müridinin gördüğü rüyayı tabir etmektir. Rüyalar sâlikin eğitiminde mürşide yardımcı olmakta, ayrıca sâlik tarafından katedilen mânevî mertebeyi göstermektedir. Çağımızda müsbet ilimlerin ve birçok keşiflerin rüya yoluyla bildirildiği itiraf edilmiştir. Asla unutmayalım ki peygamberler dışındaki insanların rüyaları ile amel etmeleri, bunların şer‘î hükümlere aykırı olmaması şartına göredir. Rüya her ne kadar vahyin bir parçası ise de tamamı değildir ve kesin ölçü Kur’an’ı Kerim ve sahih hadislerdir. Rüyanın önemi ve öğreticiliği rüyayı gören kişinin sâlih ve takvâ sahibi olmasıyla ilgilidir. Bazı rüyaların şeytanın vesvesesi veya nefsin arzusu şeklinde gerçekleşmesi daima ihtimal dâhilindedir.[21]

 

   Mürşidi Kamil Hacı Haydar Babanın (KS) kerameti

 

   Üstadımızın kirvesi ve sadık dava kardeşi olan ve Elazığ Saray Camisi yakınında çeyiz mağazası bulunan muttaki ve müstakim insan Yığ’lı Hacı Ali Karaboğa, yılar önce şunları aktarmıştı:

 

   Medrese müderrisi ve emekli Malatya vaizi, yüksek hamiyetli ve Milli Görüş gayretlisi Muhterem Molla Ahmet (Hacıbekiroğlu) Efendi kendilerinin yakın akrabalarıydı. Bu zatın hanımı evindeki bozuk prizle uğraşırken, birden elektrik cereyanına kapılmış, Hacı Ali’nin eşi Belkıs Hanım da onu kurtarayım diye kucaklayınca birlikte çırpınmaya başlamışlardı. Ölümün pençesinde aciz ve çaresiz kıvranırken, aniden: “Şefaat Ya Resulellah! Himmet Ya Gavsi Geylani!. Medet Ya Şeyhim Haydar Efendi!” diye haykırıp bu zevat hürmetine Cenabı hakkın inayetine sığınmışlardı. Hayret, bir anda elektrikler kesilmiş ve her ikisi de sapasağlam kurtulmuşlardı. Bundan birkaç gün sonra Palu Kazasındaki şeyhini ziyarete giden Hacı Ali (Karaboğayı) gören ilmiyle amil ve Mürşidi Kamil Hacı Haydar Baba Hz.leri henüz o hiçbir şey anlatmadan: “Geçmiş olsun oğlum, Belkıs Hanım kızımızı ve akrabanızı çarpan elektrik tellerini bizzat Hz. Peygamber Aleyhisselam Efendimiz kesip, onların imdadına yetiştiler!”  buyurunca şaşırıp kalmışlardı.

 

   Ayrıca haydar Baba Hz.leri Onun gördüğü ve kimseye anlatmadığı rüyasını da hatırlatıp yorumlamaya başlamışlardı. Demek ki sadık rüyaların işaret ve beşareti de, salih zatların keşif ve kerameti de haktı.

 

   İstanbul temsilcimiz Ramazan Yücel kardeşimiz anlatmıştı:

 

   Ay, gökten yere sarkmıştı ve Erbakan Hocamızın mübarek simasını anımsatmaktaydı. Ayın parlak yüzünde, altın kabartma şeklinde “Allah (C.C.) ve Muhammed (SAV) isimleri yazılmıştı. Bu olaya şahit olan annem diğer kardeşime, “Sen de görüyor musun?” diye sorup “Evet!” yanıtını alınca hepsi birden sevinç çığlıkları atmıştı. Ardından insanı mest edici ve tüm hücrelerini titretici bir nida-çağrı sesi duyulmuş ve bunun Resulüllah’ın sedası olduğu vurgulanmıştı…

 

   Muhyiddini Arabi Hz.lerinin: “(Beklenen Mehdiyet mimarı) Rahim’in “mim”inde doğup âlemi şereflendirmiştir. Lakin Kamer tulu ettiğinde (doğuverdiğinde) talih Yıldızı Saadet burcunda (iken zuhura gelecektir)”[22] müjdesi oldukça açıktı ve kutlu devrim çok yakındı.

 

   Değerli kardeşim Ekrem Başaran’ın yeğeni sevgili Metin Bey şöyle bir rüyasını aktarmıştı (30.10.2014 – Çayırova):

 

   Rüyamda Erbakan Hocamız’la Ahmet Akgül Hocamız, ortak bir konferans münasebetiyle görkemli bir salonda bulunuyordu ve her ikisi de çok genç ve dinç görünüyordu. Muhterem Erbakan Hocamız, sağ elini iki sefer ileriye uzatarak;“Ahmetciğim, Hüve-ellezi-hû… diyeceksin!” şeklinde Ahmet Hocamıza işaret ve ihtar ediyordu.

 

   Te’vili:

 

   Hüve: “O” zamiridir. Kur’an’da çoğunlukla Cenab-ı Hakka işaret ve izafedir.

   Ellezi: “O kimse ki, o şeyki” anlamında ism-i mevsul olup müzekker ve tekildir.

   Hû: ise “O” demektir.

   Bu durumda: “Hüve-ellezi-hû!” (O Kimse, O’dur) anlamını taşır. Bu rüyada Hocamız öyle buyurmakla;

 

   a) Ya Haşr (Yahudileri sürgün) suresinin 22. ayetini “Hüvallahüllezi Lailahe İlla hu= O Allah ki, Ondan başka ilah yoktur” hakikatini hatırlatmakta; emri tutulacak, nimet ve fazilet umulacak, korkup kendisine sığınılacak yegâne Zat olan Allah’ın dışında her şeyin ve herkesin aciz bir mahlûk olduğunu vurgulamaktadır.

 

   b) Veya, Zatı itibariyle zamandan, mekândan, eşyadan, arzdan ve semadan münezzeh ve mübera olan, yaratılmışlara benzemek veya –haşa- onlara dühul etmek (içlerine girmek) asla şanına yakışmayan Cenab-ı Hakkın; dünyadaki ve uzaydaki, görünen ve görünmeyen bütün varlıklarda esma ve sıfatlarıyla tezahür ve tecelli buyurduklarını… Bütün yaratılmışların, yüce Allah’ın sonsuz kudret ve sanatını yansıttıklarını… Ancak Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselâmın bu ilahi tecelli ve tezahürün en mükemmel ve en güzel suretine ve son merhalesine sahip bulunduklarını… Asrı Saadetteki Nübüvvet zuhuruyla, Ahirzaman Saadet dönemindeki Mehdiyet sırrının aynı hakikat mayasını taşıdıklarını, aynı mana ve maksada dayandıklarını;“Hüvellezi, hü=Biat ve itaat ettiğiniz Zatın aslıyla, O Zatın aslı aynı nurani kaynaktandır” şeklindeki hikmetli bir ifadeyle duyurmak ve gönüllerimizi ferahlandırıp doyurmaktır.

 

   Her şeyin en doğrusunu bilen Cenab-ı Allah’tır ve her hikmet ve hakikat Onun katındandır.

 

   Değerli yeğenim Sadık Yamanoğlu gördüğü bir rüyasını şöyle aktarmıştı:

 

   Erbakan Hoca’mız bir konferansın ardından salondan çıktıktan sonra, arabasıyla giderken önümüzde durdu. Benim yanımda Ahmet Akgül Hocam da bulunuyordu. Arabanın kapısı açılıncadayım (Ahmet Akgül) Milli Çözüm Dergisini, Erbakan Hoca’mıza sundu… Hocamız, olağanüstü bir memnuniyetle dergiyi uzun uzun inceledi. Ahmet Hoca’ya, takdir ve tebriklerini içeren, övgü ve sevgi dolu sözler söyledi. Ve “Bu yazılanlar, artık herkesin duyması gereken çok önemli gerçeklerdir. Ancak bunları sizin gibi açıkça ifade etmeme, benim durumum müsait ve münasip değildir. Ama çok şükür ki, bizleri ferahlatıp rahatlatan ve duygularımıza tercüman olan bu gerçekler sizin tarafınızdan dile getirilmekte ve yazıya dökülmektedir!..” buyurdu. Ve şunları ekledi: “Ah keşke, Ben de bunları açıkça anlatabilseydim!... Oysa konumum bana uygun olmadığından dolayı, ağzıma alamadığım bu gerçekleri yazmayı ve konuşmayı ne kadar isterdim!” dedi. Ve Ahmet Hocamıza: “Bu çok önemli ve müjdeli ama o kadar da riskli görevi yerine getirdiğin için Seni kutluyor ve kucaklıyorum” şeklinde dualar edip gözden kayboldu.

 

   Nail Kızılkan’ın Gördüğü Rüya – İzmit – 25.09.2014

 

   Bölgemizde yeni faaliyete geçecek büyük bir fabrikada montaj çalışmasında bulunuyorum. Montajın sonunda fabrikanın devreye alınacağını biliyorum ama nedense fabrikadan acele olarak uzaklaşıyorum. Birden arkadaşlarımdan Osman Eraydın’ı da yanımda görüyorum ve tanımadığım birileri tarafından takip edildiğimizi fark ediyorum. Oradan hızla ayrılıp, mahalle aralarından geçerken yolun ağaçlık bölgesinde büyük bir beyaz at görüyorum. Atın üzerinde eyer bulunmuyor, ben ata binip süratle koşturuyorum. Fakat dikkatimi çeken, at hızla koşmasına ve üzerinde eyer olmamasına rağmen ben hiç sarsılmıyorum. Daha sonra atla İstanbul’a deniz kenarındaki Çırağan sarayındaki bir düğüne geldiğimi görüyorum. O hayret ve heyecanla uyanıyorum.

 

   Te’vili:

 

   a) Artık bitme noktasına gelen fabrika; Adil Düzen inkılabının yaklaştığına

   b) Milli Çözüm Ekibinin bu kutlu değişim aşamasında onurlu görevler yüklenip başardığına

   c) Yapılı ve hızlı “Beyaz At”, manevi yardımlara ve Meleklerin şefaatine

   d) Eyersiz at üzerinde sarsılmadan koşmak, çok sıkıntılı hizmetlerin, kolaylıkla başarıldığına

  e) Çırağan sarayındaki düğün, Mehdiyet devriminin ve zafer şenliğinin yaşanacağına alamet ve işarettir. En doğrusunu Allah (cc) bilir.

 

   F. B. Erişkin Konya Ekim 2014

 

   Rüyamda; Erbakan Hocamız, dört duvarı tavana kadar kitaplarla dolu ve gökyüzüne kadar uzanan rafların olduğu bir odadalar. Oda bir cadde genişliğinde büyük görünüyor. Kapıda farklı dil konuşan, farklı ten renklerinde farklı milletlerden insanlar var ve sıraya geçmiş bekliyorlar. Erbakan Hocam sırası gelenlerin ihtiyaçlarına uygun kitabı raftan alıyorlar ve paketleyip veriyorlar. Gökyüzüne kadar uzanan raflardan kitapları hiç merdivene falan ihtiyaç duymadan uzanarak alabiliyorlar. Raftan aldıkları kitapları bir makineye koyuyorlar, kitaplar makinenin diğer tarafından o kitapları verecekleri kişinin konuştuğu dile çevrilmiş olarak çıkıyorlar. Ben sırada oldukça ilerilerdeyim, kapının görünemeyeceği kadar arka taraflardayım. Bu arada Erbakan Hocamın sesinden bir anons duyuyorum.

   Erbakan Hocamız: -“Dikkat, dikkat! Ahmet Akgül’ün (falanca ilde, falanca saatte) vereceği konferans sebebiyle kitap dağıtımımıza ara verilmiştir. İsteyen konferansa katılsın, isteyen sırada beklesin, isteyen evine dönüp dağıtımın başlayacağı saatte geriye gelsin!”  buyuruyorlar. (Not: Tam o günlerde 18 Ekim 2014’te Gebze Konferansı vardı.)

 

   İnsanları konferansa götürmek için otobüsler organize edilmiş, konferansa katılacak olanlar otobüslere biniyorlar. Bir kısmı da sıradan uzaklaşıyorlar ama ben tek başıma kalıyorum. Sonra epey yürüyüp kapıya yaklaşıyorum. Erbakan Hocamın kollarını gökyüzüne sınır olan raflara uzanacak kadar uzun ve bacaklarını da göz alabildiğince yüksek olarak görüyorum. Erbakan Hocamız bazı kitapların raflarını değiştiriyorlar, bazı kitapları bir makinaya koyup yeniliyorlar. Odada düzenleme yapıyor gibiler ama bir yandan da beni fark etmeyecek kadar yoğun görünüyorlar.

   Derken Erbakan Hocam: -“Saat kaç oldu?” diye soruyorlar. Sağıma soluma dönüp dikkat ediyorum, ama benden başka kimse yok. Saate bakıyorum ve:

 

   - “Saat 6 Hocam!” diyorum. Bu arada Erbakan Hocam normal boyutlara dönüyorlar, bana yaklaşıyorlar ve:

   - “Programa az kalmış!” buyuruyorlar.  Kendilerine hürmetle:

   - “Ben kitabımı alabilir miyim Hocam, yoksa yarın yeniden mi geleyim?” diyorum.Erbakan Hocam:

   - “Ahmet bu akşam sana vereceğimiz kitaptan konuşacak, sen neden konferansa giden araçlardan birine binmedin?” diye soruyorlar. Ben:

   - “Hocam, çok yakın bir akrabamızın düğünü vardı da..!” diyorum. Erbakan Hocam ise:

   - “Ahmet’te geçenlerde çok yakın bir akrabasının düğünü yerine bu günkü gibi bir program yapmayı seçti!” buyuruyorlar. (Gerçekten bir ay kadar önce Ahmet Hocamız Doktor olan kız yeğeninin düğününü bırakıp İstanbul’daki programa katılmışlardı.)  Ben biraz mahcup, söyleyeceği bir şeyi olmamanın verdiği sıkılganlıkla ellerimi önümde bağlıyorum ve:

   - “Yolculuk biraz uzun olunca bana caydırıcı geldi Hocam, düğün bahane!” diyorum. Erbakan Hocam:

   - “O yolun sonunda ben olsam da mı?” buyuruyorlar. Bunun üzerine iyice ezilip büzülüyorum, kafam eğiliyor, gözlerim kapanıyor, beynim uğulduyor. Tekrar başımı kaldırdığımda Erbakan Hocamı o geniş odada göremiyorum. Sağa sola koşuyorum, sesleniyorum ama Erbakan Hocam yoklar. Sonra raflardan birinden, bir kitaptan zayıf bir ışığın sızdığını görüyorum. O kitabı elime alıyorum, o kitap büyükçe bir Kur’an-ı Kerim oluyor. Kapağını açınca Ahmet Hocamı ve konferans vereceği salonu görüyorum. Program başlamak üzereymiş. Sayfadaki harekelerden birisine tutunuyorum ve hareke beni konferans salonuna çekiyor. Salonda bir yer bulup oturuyorum. Salonda tanımadığım nurani yüzler var, bana selam veriyorlar, ben selamlarını alıp onlara selam veriyorum ve onlar da selamımı alıyorlar. Bu sırada konferans başlıyor. Erbakan Hocamız, Ahmet Hocamın konuştuğu masanın önündeler, masaya dönmüşler ve salondakilere bakıyorlar. O sırada Erbakan Hocamla göz göze geliyoruz, gülümseyip ellerini kalplerine götürüp selam veriyorlar. Erbakan Hocamız görevlilerden birisine bir paket veriyorlar. Görevli paketi getirip bana veriyor. Ben paketi açıyorum ve içinden toprak dolu bir kutu çıkıyor. Toprağın birazını elime alıyorum, parmaklarımdan biraz toprak sızıyor ve sızdığı yerde harekeler oluşuyor. O harekelerden birine tutunuyorum ve beni evime getiriyor. Eve geldiğimde Erbakan Hocamı mutfakta çorba içerlerken görüyorum. Bunun hikmetini soruyorum ve Erbakan Hocam bir kâse çorba da bana koyup:

   - “Ahmet’e sor!” buyuruyorlar gülerek. Sonra yine gülümseyerek:

   - “Çorba benden, kahve senden!” buyuruyorlar. Çorba havuçtan, içinde pirinçlerin falan olduğu ama o ana kadar hiç tatmadığım lezzette bir çorbaydı. Çorbamı bitiriyorum, kahve yapmaya kalkıyorum ve uyanıyorum.

--

MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ


[1] (Buhârî, “Ta’bîr”, 3, 4, 10, 14; Müslim, “Rü’yâ”, 2; Tirmizî, “Rü’yâ”, 5)

[2] (Miftâĥu’s-sa’âde, I, 335)

[3] (Türek, s. 13; Çoruh, s. 59-62)

[4] (nşr. Tevfik Fehd, Dımaşk 1964)

[5] (Buhârî, “Ta’bîr”, 5; İbn Mâce, “Ta’bîr”, 1; Tirmizî, “Rü’yâ”, 2-3)

[6] (Buhârî, “Ta’bîr”, 47; Ebû Dâvûd, “Îmân”, 10; Dârimî, “Rü’yâ”, 13)

[7] (Ebû Dâvûd, “Śalât”, 28; İbn Mâce, “Eźân”, 1)

[8] (Buhârî, “Ta’bîr”, 5; Tirmizî, “Rü’yâ”, 2-3; İbn Mâce, “Ta’bîr”, 1)

[9] (İhyâ, IV, 903)

[10] (Mefâtîĥu’l-ġayb, XVIII, 135)

[11] (Mukaddime, I, 380-384)

[12]  (II, 1136-1141)

[13] (Buhârî, “İlim”, 38, “Ta’bîr”, 10; Müslim, “Rü’yâ”, 10-11; Tirmizî, “Rü’yâ”, 4)

[14] (Buhârî, “Ŧalâķ”, 11; “Ĥudûd”, 22; Ebû Dâvûd, “Ĥudûd”, 17)

[15] (Mirza Muhsin el-Usfûr, s. 68-88)

[16] (Felsefî Risaleler, s. 130)

[17] (Miftâĥu’s-sa’âde, I, 335)

[18] (İĥyâ’, IV, 488; el-Münķıź, s. 44)

[19] (İbnü’l-Arabî, el-Fütûĥâtü’l-Mekkiyye, II, 495)

[20] (Buhârî, “İlim”, 38, “Ta’bîr”, 10; Müslim, “Rü’yâ”, 10-11; Tirmizî, “Rü’yâ”, 4)

[21] (İslam Ansiklopedisi C.35 sh:306-310 Türkiye Diyanet Vakfı yy. İlyas Çelebi ve Süleyman Uludağ)

[22] (Bak: Dürr-ü Meknun Esma yy. 1092 sh.194)

Yorum Yaz