TRUMP’IN KUDÜS KARARI VE İKTİDARIN UCUZ ŞARLATANLIĞI!

TRUMP’IN KUDÜS KARARI VE İKTİDARIN UCUZ ŞARLATANLIĞI!

ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararının ardından AB üyesi Çekya'dan da benzer bir adım atılmıştı. İsrail Başbakanı Netanyahu, ABD'nin adımından sonra çok sayıda ülkenin de benzer adım atarak Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyacağını açıklamıştı. Sırada başka hangi ülkelerin olduğu ileride anlaşılacaktı. AB üyesi Çekya Dışişleri Bakanlığı'nın internet sitesinden yapılan açıklamada "Çekya, İsrail ve Filistin arasında barış anlaşması imzalanana dek, Kudüs'ün batısını İsrail'in başkenti olarak tanımaktadır" ifadeleri yer almıştı. İsrail, Kudüs'ün doğusunu 1967'deki 6 Gün Savaşı sonrası işgal ettiği için bu açıklama Çekya'nın Kudüs'ün batısını İsrail'in başkenti olarak tanıdığı anlamını taşımaktaydı. Şu anda Kudüs'ün iki kısmı İsrail'in kontrolü altındaydı, ancak Batı Şeria'yı kontrol eden Filistinliler haklı olarak Kudüs'ün doğusunu gelecekteki devletlerinin başkenti olmasını istiyorlardı.

Sn. Erdoğan'ın: “Kudüs Müslümanların kırmızı çizgisi sayılmaktadır. İsrail'in başkenti yapılması durumunda, İsrail'le diplomatik ilişkilerimizi koparmak ve İslam dünyasını ayağa kaldırmak dahil her yola başvurulacaktır...” tepkileri haklıydı, ama maalesef kof çıkışlardı. Çünkü Trump'ın bütün bu çıkışları ciddiye almayarak, hem de küstah ve kışkırtıcı bir tavırla “Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyacağını” açıklamasının ardından, en azından İsrail’le diplomatik ilişkileri derhal kesmemiz ve imzalanan normalleşme anlaşmasından vazgeçtiğimizi ilan etmemiz lazımdı. Ama Sn. Erdoğan'dan böyle caydırıcı ve İslam dünyasına umut aşılayıcı kararlar beklemek boşunaydı.

Aslında Kudüs, 2005 yılında Başbakan Erdoğan’ın İsrail ziyaretinde, dönemin baş kasabı Ariel Şaron’un kendisine: “Yahudi milletinin ve İsrail’in başkenti Kudüs’e hoş geldiniz” diye küstahlaştığı zaman susulduğunda düşmüş olmaktaydı…

Kudüs; İsrail’in katil Cumhurbaşkanı TBMM’de ağırlanıp alkışlatıldığında bizden çıkmıştı!..

Kudüs; Büyük İsrail’e zemin hazırlamak üzere kurgulanan BOP’a Eşbaşkan yapıldığınızda Siyonizm’e kaptırılmıştı!..

Kudüs; Şehitlerimizin ve haysiyetimizin 20 milyona satıldığı Mavi Marmara Davası müzakerelerinde atılan imzalarla elimizden kaymıştı…

Kudüs; İsrail’le Normalleşme Anlaşması imzalanırken zaten gözden çıkarılmıştı!..

Bu gidişle Kudüs tamamen elden çıkacaktı!

İşgalci oluşum İsrail, dolaylı şekilde “başkenti” olarak Türkiye’ye kabul ettirdiği Kudüs’ü Trump’a da kabul ettirmeyi başarmıştı. 9 Aralık 1917 yılında Osmanlı’dan düşen Kudüs şehrini Müslümanların kaybetmesinin 100. yılında yeni bir işgal girişimi ile karşı karşıyaydı. Beyaz Saray’dan bir yetkili, “Bu, ‘olacak mı veya olmayacak mı’ meselesi değil ‘ne zaman olacak’ meselesidir”diyerek niyetini açığa vurmuşlardı.

İsrail TV kanallarında yayınlanan ve gittikçe daha çok yayılan haberlere göre, Siyonist İsrail Hükümeti’nin bu planı, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in, Başkan Trump’ın “ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşımayı” değerlendirdiğini söylemesi üzerine ortaya çıkmıştı. 9 Aralık 1917’de Osmanlı’dan düşen çevresi mübarek kılınmış Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Kudüs şehrinin kaybedilmesinin 100. yıldönümü yaklaşırken İsrail tarafından söylemlerin belirginleşmesi yeni bir işgal tehlikesinin yaklaşması olarak yorumlanmıştı. Batı Şeria’nın ilhakı, Müslüman mahallelerinin Kudüs’ten koparılması, Müslüman evlerinin yıkılması, Yahudi işgal birimlerinin artırılması ve Hamas’ın meşru direnişinin “terör”(!) faaliyeti olarak aktarılması uzlaşı yolundaki Filistin halkını zora sokarken yeni bir işgal dalgasının da zeminini oluşturmaktaydı.

Wall Street: “Trump Kudüs’ü başkent olarak tanıyacak” demişti ve öyle yapıldı.

Amerika’nın etkili gazetesi Wall Street Journal, ABD liderinin Ortadoğu’yu yangın yerine çevirecek adımı atmaya hazırlandığını yazmıştı. Büyükelçiliğin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınması içinse bir sürece yayılacaktı. Wall Street’in hükümet çevrelerine dayandırdığı haberine göre, tanımanın ardından Amerikan Büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e hemen taşınmayacak, bu adım için gerekli şartlar oluşturulacaktı.

ABD ile Suud’un Kudüs pazarlığı!

Son dönemde attığı adımlarla dünyada şoka neden olan Suudi Arabistan, Ürdün ve Bahreynli isimlerin ABD ile Kudüs konusunda pazarlık görüşmeleri yaptıkları saptanmıştı. İsrail, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn ile yakınlaşırken, ABD ve Arap ülkeleri arasında Kudüs’ün statüsüne ilişkin bir pazarlığın yürütüldüğüne ilişkin haberler gündeme taşınmıştı. İsrail’de yayın yapan Hadashot adlı haber programı, ABD Başkanı Trump’ın birkaç gün içinde Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan edeceğine dair haberi yayınlamıştı. Haberin, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in, “Donald Trump ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşımakta kararlı” açıklamasından hemen sonra gelmesi dikkatlerden kaçmamıştı.

Kasım ayında “ziyaretler” sıklaşmıştı!

Kudüs merkezli hareketlilik sürerken, Körfez ve Arap ülkeleri liderlerinin Washington’a ziyaretlerinin arttığı ortaya çıkmıştı. Son olarak Ürdün Kralı Abdullah ile Bahreyn Veliaht Prensi Selman bin Hamad el Halifa birer gün arayla ABD’ye koşmuşlardı. Washington’da başta Mike Pence olmak üzere ABD’li üst düzey siyasi ve güvenlik yetkilileriyle bir araya gelen Kral Abdullah, bu yıl içinde dördüncü kez ABD Başkentini ziyaret etmiş olmaktaydı. Abdullah’ın, Washington’da başta yeni Ortadoğu barış planının başındaki isim Jared Kushner ve ABD’deki Yahudi lobisinin çatı örgütü AIPAC’tan yetkililer ile görüştüğü anlaşılmıştı. Kral Abdullah’tan bir gün sonra ABD’ye ayak basan Hamad el Halifa da, Başkan Trump olmak üzere, Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Savunma Bakanı Jim Mattis ve diğer yetkililer ile buluşmuşlardı. Kasım ayının başında ise Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın sağ kolu olarak bilinen Körfez İşlerinden Sorumlu Bakan Samir es-Sebhan, Washington’da üst düzey görüşmelerde bulunmuşlardı. Kasım ayında Arap ülkelerinden ABD Başkentine yoğunlaşan ziyaretlerin Filistin’de başlayan barış süreci ve Kudüs’ün statüsüne ilişkin pazarlıklar ile yakından ilişkili olduğu yorumlanmıştı. Bilindiği üzere Ekim ayı sonunda Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner’in Riyad’a gizli bir ziyarette bulunduğu ve Muhammed bin Selman ile birkaç gün süren planlama ve strateji çalışmaları yaptığı ortaya çıkmıştı.

İsrail Sosyal Eşitlik Bakanı Gila Gamliel, resmi temaslar için gittiği Mısır’ın Başkenti Kahire’de Filistinlilerin Sina’ya sürülmesi teklifini yapmıştı. Sina vilayetinde 309 kişinin can verdiği terör saldırısının hemen ardından Kahire’ye giden İsrailli bakan, Filistinliler için “Sina yarımadası Filistinlilerin devlet kurması için en iyi yer” demekten sakınmamıştı.

Ürdün Kralı Abdullah'ın daha sonra Türkiye'ye gelip Sn. Erdoğan'la buluşmaları ve güya “Kudüs'ün İsrail'in başkenti yapılmasına şiddetle(!) karşı çıkmaları” da Siyonist odaklarca tezgâhlanan senaryonun bir parçasıydı… Kral Abdullah'ın ABD ve Yahudi Lobilerinden aldığı talimatları Sn. Erdoğan'a taşıdığı açıktı. Yani Müslüman halkları avutup oyalamak için boş palavralar savrulacak, kof nutuklar atılıp tutulacak, ülke liderleri toplanıp dağılacak… Ve sonunda “ne yapalım her yola başvurduk, ABD ve İsrail’le savaşacak halimiz de yok!” denilip çıkılacaktı. Ama Amerika'nın ve tüm şeytani odakların bir planı varsa, elbette ve herhalde Allah'ın da bir hesabı vardı ve iyice azgınlaşan İsrail'in ve Siyonizm'in sonu artık yaklaşmıştı.

“Osmanlı’yı yıkan-paylaşan gizli anlaşmalardan biri olan Sykes-Picot-Sazanov’la (daha yaygın adıyla Sykes-Picot) İngiltere öncülüğündeki Haçlı Koalisyonu ve Osmanlı’ya ihanet eden bazı çevrelerin katkılarıyla İsrail kuruldu. “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) ile de “Büyük İsrail Devleti” (BİD) inşa edilmek isteniliyor. Yani, filmin yüz yıl önce koptuğu yerden, ABD liderliğindeki yeni bir proje olan BOP ile “Büyük İsrail” hayata geçirilmek isteniliyor. ABD başkanlarından George W. Bush’un 11 Eylül’ün hemen sonrasında “Bu bir Haçlı Seferidir” “dil sürçmesi” şimdilerde daha net anlaşılıyor olmalı. Adam belki de haklıydı. Çünkü ortada gerçekten bir dil sürçmesi var görünüyor. Yaşananlara bakıldığında bunun bir “Haçlı Seferi”nden öte, “Evanjelist Sefer”in ta kendisi olduğu daha net anlaşılıyor. Nitekim ABD’nin Büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasıyla 11 Eylül büyük ölçüde hedefine ulaşmış olacak. Zira büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması “Büyük İsrail Devleti”nin ilanı ile eşdeğerdir. Dolayısıyla bugünlerde yaşanan “Başkent Kudüs” tartışmalarının altında çok daha fazla sebep aramaya gerek yok! Bu projenin önündeki en büyük engel ise, hiç kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Yüzyıl önce Osmanlı’yı tarihe gömmeden İsrail’i kuramayacaklarını bilen Haçlı-Siyonist ittifakı, yüzyıl sonrasında da “Büyük İsrail’i Türkiye’yi yok etmeden gerçekleştiremeyeceklerini biliyorlar. Şimdi Türkiye neden hedef, anladınız mı?”[1] diyen Milli Gazete’nin Erdoğan yandaşı yazarı Seyfettin Erol Sn. Erdoğan'ın yıllarca BOP’a eşbaşkanlık yaptığını unutturmak için, Rusya ve İran’la yakınlaşmasını sık sık gündeme taşıyadursun, Kudüs'ü İsrail'in başkenti gösteren ilk haritayı Rus Yandex yayınlamıştı.

ABD Başkanı Trump'ın skandal Kudüs kararının ardından bir skandal hamle de Google ve Yandex'ten gelmesi bir tesadüf sanılmasındı!

ABD Başkanı Trump'ın Kudüs'ü İsrail başkenti olarak tanımasından sonra, Dünya Liderlerinden cılız tepkiler gelmesine rağmen önce AB ülkesi Çekya Kudüs kararının altına imza atmıştı. Ardından ise Amerikan Google ve Rus Yandex harita uygulamalarında Kudüs'ü başkent olarak göstermeye başlamıştı.

Putin'e göre: “Suriye'de Yahudi ve Hristiyanların yeri hazır”mış!

Rusya Devlet Başkanı Putin, “Suriye'nin tüm bölgeleri teröristlerden temizlendi”diyerek Yahudi ve Hristiyanlar için Suriye'de ortamın sağlandığını açıklaması, ahmakları şaşırtmıştı. Vladimir Putin, Ortodoks kiliselerinin delegasyonlarının başkanlarıyla yaptığı toplantıda Hristiyanların tarihi ikamet yerleri de dahil olmak üzere Suriye'nin neredeyse tamamının teröristlerden temizlendiğini vurgulamıştı. “Günümüzde Suriye'deki durum giderek değişiyor. Suriye Silahlı Kuvvetleri, Rus askeri desteğiyle pratikte Hristiyanlar için tarihi ikamet yerleri de dahil olmak üzere ülkenin neredeyse tüm bölgelerinden teröristler temizlendi” ifadelerini kullanmıştı. Putin, Rusya'nın Suriye Yahudi nüfusunun temsilcileri ve New York'tan gelen Yahudi örgütleriyle zaten temas halinde olduğunu belirterek, “Bu sorunun üzerinde birlikte çalışacağız” sözünü verdiğini hatırlatmıştı.

3. Dünya Savaşı'na ramak kalmıştı!

İsrail jetleri Suriye'deki İran üssünü vurmuşlardı. İsrail savaş uçakları Suriye'nin başkenti Şam yakınlarındaki İran askeri üssüne ani bir saldırı yapmışlardı.

Aralık 2017 başlarında Haaretz gazetesi, İsrail'in Suriye'deki İran askeri üssünü vurduğunu son dakika koduyla dünyaya duyurmuşlardı. Habere göre, Lübnan hava sahasını kullanan savaş uçakları başkent Şam yakınlarındaki İran askeri üssünü hedef almıştı. Saldırının gerçekleştiği yer, Şam'a 13 kilometre mesafedeki El Kisva’ydı. Uçakların bombardımanının hemen ardından şiddetli patlama sesleri yankılanmış, Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, patlamalardan sonra Şam ve çevresinde büyük oranda elektriklerin kesildiğini aktarmıştı. Saldırıya karşılık ise, Suriye'deki hava savunma sistemleri İsrail jetlerine füze fırlatmıştı. Bombardımana karşı Suriye veya İran henüz resmi bir açıklama yapmamış, İsrailli yetkililer de yorum yapmaktan kaçınmıştı. BBC, yakın zamanda Kisva'da İran'a ait bir üssün inşa edildiğini hatırlatmıştı.

Bu arada en kafa karıştırıcı olay, güya Kudüs'ün Başkent yapılmasına karşı işbirliği adına Türkiye'ye gelen Kral Abdullah'ın, Suriye'deki İran üslerini vurmak üzere İsrail jetlerine Ürdün hava sahasını açmasıydı!

Tam bu günlerde Reuters haber ajansı, Yemen'deki İran destekli Şii örgüt Husilerin, Birleşik Arap Emirliklerinin başkenti Abu Dabi'deki bir nükleer güç tesisine kruz füzesi fırlattıklarını haber yapmıştı. Reuters haber ajansı, Husilerin iddialarıyla ilgili hiçbir kanıt sunmadıklarını açıklamıştı. Kasım ayında Riyad'ın kuzeydoğusuna balistik füze atan İrancı Husiler, İran ve Suudi Arabistan'ı neredeyse 'savaşın' eşiğine taşımışlardı. Reuters haber ajansının haberine göre, Birleşik Arap Emirlikleri'nde, Abu Dabi'de bulunan bir nükleer güç tesisine Husiler kruz füzesi fırlatmışlardı. İran destekli örgütün sitesinde yapılan açıklamada, "Abu Dabi'deki al-Barakah nükleer tesisine füze fırlatıldı" ifadesi kullanılırken, detay aktarılmamıştı. Oysa Yemen'deki Husi isyancıları da, Suudi Arabistan'ı da kızıştıran Amerika’ydı. Bu olay, Ortadoğu merkezli yeni bir dünya savaşının çıkarılmasını kışkırtma provası olarak yorumlanmıştı.

Cübbeli Ahmet Hoca, Ankara'daki dinazor heykellerinin kaldırılmasıyla ilgili, Melih Gökçek'e "Allah ölmeden tövbe nasip etsin” duası yaparken:"Parkın içini dinazor doldurmuş. Masraf 30 milyon… 30 trilyon eski parayla, 30 trilyonla Ankara’da aç kalmaz ya. Ne işimiz var bizim dinazor heykeliyle” diye çıkışmıştı. “Hâlbuki ona (Melih Gökçek’e) Allah dostları ne dediler; her mahallede Kur’an okunan bir medrese, Kur’an yeri aç dedi ona (Mahmut) Efendi Hazretleri. Her parka 400 tane dinazor koy demedi yani. Ama arkadaşlar laf dinlemiyorlar. Laf dinlemeyenler böyle belalarını buluyorlar. Allah ölmeden tövbe nasip etsin...” diye uyarmıştı. İyi de Kur'an Medresesi yerine, dinozor heykeli dikecek olan bu adamları tavsiye edip 15 yıl boyunca duaları ve müritlerinin oylarıyla destekleyen Cübbeli Ahmet’lerin o sık sık reklamı ve riyakârlığı yapılan feraset ve kerametleri nerede kalmaktaydı? Şimdilik Sn. Erdoğan'a yaranmak için böyle şarlatanlık uyduranlar, yarın, yaptıkları tahribatların karşılığı olarak ilahi intikamın kahrına uğradıklarında, bakalım nasıl yamuklaşacak ve neler yumurtlayacaklardı.

Müslümanları Kudüs'ten atma hazırlıkları mıydı?

İsrailli Bakan, Kudüs'ün İsrail'in başkenti yapılması kararının Suudi Arabistan ve Mısır'la ortaklaşa alındığını açıklamıştı.

New York Times gazetesi, ABD Başkanı Trump'ın Kudüs kararının arkasında dünyaca ünlü Amerikalı kumarhaneler zinciri sahibi Yahudi Sheldon Adelson’ın olduğunu yazmıştı. Sheldon Adelson ABD'de pek ortaya çıkmayan, ancak İsrail'de herkes tarafından tanınan bir işadamıydı. O kadar zengin ki Netanyahu ve Trump'ın seçilmesinde büyük rol oynamıştı. Bütün dünyanın tepkisine yol açan, Kudüs kararında Trump'ın kendi bakanlarıyla bile karşı karşıya gelmesine sebep olan bu gizemli işadamı Sheldon Adelson Trump'ın Yahudi damadının da arkasındaydı.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, ABD'nin Tel Aviv büyükelçiliğini Kudüs'e taşımasının iki yıldan daha uzun sürebileceğini söyleyerek Müslümanların havasını almaya, bu işgale alıştırmaya çalışmıştı.

ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak resmen tanımasının ardından başlayan protestolar artarak yayılmaktaydı. Cuma namazının ardından Batı Şeria ve Kudüs'te gösteriler yapılmıştı. İsrail güvenlik güçleri, Filistinlilere çok sert müdahaleden sakınmamıştı. Çatışmalarda pek çok Filistinlinin hayatını kaybettiği açıklanmıştı. Filistin Sağlık Bakanlığı binlerce kişinin de yaralandığını aktarmıştı. Böylece Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyan ABD Başkanı Donald Trump'a öfke sokağa taşmıştı. Filistin topraklarında protesto için on binler sokaklarda eyleme başlamıştı. Gazze Şeridi ve Batı Şeria'nın dört bir yanında protestolar yapılmıştı.

İşte, Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımasına tepkiler sürerken, Ertuğrul Özkök, köşe yazısında çok tartışılacak bir yazı kaleme almıştı!

Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, fıtratının ve fırsatçılığının gereği Türkiye'nin Kudüs meselesinde öne çıkmasına itiraz ederek; "Yeni bir intifadanın kime yararı olur? Sonra bir bakarsınız nur topu gibi 3 milyon yeni göçmeniniz daha olmuş" ifadelerini kullanmıştı. Ortadoğu'da tansiyonu yükselten Trump'ın kararı sonrası İslam dünyası ayağa kalkmıştı. Türkiye'de iktidar ve muhalefetin tek yumruk olduğu Kudüs krizine değinen Özkök’ün: “Aman dikkat, başımıza üç milyon da Filistinli göçmen çıkmasın!” başlıklı yazısı, yeni bir Siyonist projenin içeriğini yansıtmaktaydı. Evet, Siyonist odaklar kışkırttıkları bu haklı protestoları bahane ederek, Filistinlileri Sina Çölü'ne veya Türkiye'ye sürgüne yollamak ve Kudüs'ü “Araplardan kurtarmak” hesapları mı yapmaktaydı?

Atatürk'ün Kudüs duyarlılığı, İslamcı münafıkların tutarsızlığı!

İslam dünyasında büyük öneme sahip Kudüs ve Mescid-i Aksa için Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Avrupa'ya rest çektiğini bir kez daha hatırlatmamız lazımdı.

Atatürk’ün 1937'de TBMM'de yaptığı bir konuşma Kudüs kriziyle birlikte uluslararası arenada yeniden gündeme taşınmıştı. Milli Çözüm Dergisi’nde yıllar önce yazılan ve şimdi Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan haberde yer alan belgeye göre Atatürk bütün Batıyı (Amerika ve Avrupa'yı) Filistin konusunda sert bir dille uyarmışlardı. Atatürk’ün Haçlı Batı’ya Filistin konusunda ültimatom verdiğini gösterir açıklamalarında şunları vurgulamıştı: “Biz vakıa, birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla itham edilip (iftiraya uğradık). Fakat bu ithamlara rağmen Hz. Peygamberin son arzusunu, yani mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalması hususunu temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Avrupa'nın bu mukaddes yerlere temellük etmek (Filistin'i işgal edip ele geçirmek) için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğinden şüphemiz yoktur."

Atatürk’ün bu kararlı ve caydırıcı uyarıları Siyonistleri, İsrail’in resmen kuruluş ilanını tam 11 yıl geciktirmeye mecbur bırakmıştı. Ve bu nedenle Siyonist sermaye baronu David Rockefeller hatırasında “Mustafa Kemal’i nefret ve husumetle anmıştı!.” ve açıkça kinini kusmaktan sakınmamıştı. Bizdeki Atatürk karşıtı din istismarcılarının ve ucuz kahramanların utanmaları lazımdı.

Sinsi ve daha tehlikeli tehditler kapımızdadır!

Ortadoğu’nun çıbanbaşı, dünyanın şımarık seçkin ve vahşi evladı, İngiliz’in ve ABD’nin Ortadoğu’daki kırbacı olan İsrail giderek kudurmaktadır. Vaat edilmiş topraklar uğruna ABD’nin İngiltere’nin zahiren oyuncağı ve ileri karakolu, gerçekte ise boyunbağı olan İsrail, şimdi mukadder akıbetine doğru koşmaktadır. Türkiye-Rusya-İran’ın Suriye ittifakı henüz oturmamıştır, akıbetinin ne olacağı ise karanlıktır. Fakat bu kadarı bile Ortadoğu’da dengeleri alt-üst edilmesine bahane yapılmıştır. ABD’nin Kudüs çıkışının en önemli sebebi sayılmıştır. Daha önce Milli Çözüm Dergimizde defalarca yazdık: Belki de Türkiye’ye ve bölgeye planladıkları bir müdahaleye gerekçe yapılsın diye, casus danışmanları ve bürokratları vasıtası ile Sn. Erdoğan Rusya ve İran tarafına kaydırılmıştı!? Türkiye’de ise Meclis’te bütün muhalefetin ortak metine imza koyması önemli bir aşamadır. Bu hamleler karşısında Türkiye’nin tepkilerini kesmeye yönelik ABD, İsrail ve İngilizlerin içimizde ciddi karışıklıklar çıkarmak isteyecekleri konuşulmaktadır. Bunun yeni bir darbenin ötesine geçme ihtimali tartışılmaktadır.

Maalesef Türkiye’nin teknik alt yapısı ABD ve Batı’ya bağlıdır. Teknolojik olarak her şey onların kontrolü altındadır. Bankaların, iletişim ağlarının, sosyal medyanın ana serverleri direk ABD ve Batı’daki sistemlere bağlıdır. Aynı şey NATO üyeliğimiz nedeniyle güvenlik ağlarımızda böyledir, her şeyimiz Brüksel’e bağlıdır. Korkulan şudur ki; bir gün ABD ve Batı, eğer Türkiye’de ekip oluşturup darbe yapmak istediğinde 15 Temmuz’dan aldıkları dersle öncelikle bankalar, internet bağlantıları, cep telefonu ağlarının devre dışı bırakılması ile işe başlayacaklardır. 15 Temmuz’un bir laboratuvar görevi yaptığı, daha kanlı bir darbe girişimi için eksiklikleri tamamlamaya ve sosyolojik analizler çıkarmaya yaradığı vurgulanmaktadır. Bu darbe için yeni maşalar bile hazırdır. FETÖ’nün yurtdışına kaçan ve içeride deşifre olmayan hücreleri kullanılacaktır. Bunlar ABD ve Batı’nın en önemli kaynaklarıdır. Şu an tutuklu bulunanlara sürekli ‘Az kaldı. Sabredin. Bu zulüm bitecek’ telkinleri bunun için yapılmaktadır. Son zamanlarda bu telkinler tutuklu bulunan ailelerde de yaygınlaşmıştır.

Örneğin; FETÖ'nün Zekeriye Öz gibi tetikçileri Almanya'ya kaçarken, ekonomi ayağında bulunanların tercihi ise İngiltere olmaktaydı. Türkiye ise hangi FETÖ'cünün nereye kaçtığını tek tek saptamıştı. Bu ülkeye kaçan FETÖ'cüler Başbakan Binali Yıldırım'ın geçtiğimiz haftalarda resmi temaslar için gittiği İngiltere'de de gündeme taşınmıştı. Ancak İngiliz Savunma Bakanı, FETÖ'cüler hakkında bilgisinin olmadığını söyleyip çıkmıştı. Yıldırım, gerek İngiltere Başbakanı Teresa May ile gerçekleştirdiği baş başa görüşmede gerekse heyetler arası görüşmede Akın İpek’in, 15 Temmuz hain darbe girişimi gecesi 'milleti dışarı çıkmayın' çağrısı yapan kaçak FETÖ'cü Kerim Balcı’nın ve İngiltere Savunma Bakanlığı'na bağlı lojmanlarda ikamet ettiği tespit edilen 9 askerin iadesini istemiş, ancak “haberimiz yok!” karşılığını almıştı. Oysa terör örgütü FETÖ'nün kasası olan Akın İpek İngiltere'de 2014 yılında Koza Altın isminde sermayesi 60 milyon sterlin yani 216 milyon TL olan bir şirket kurduğu ve orada yaşadığı saptanmıştı. Yine kaçak FETÖ'cü Kerim Balcı’nın da elini kolunu sallayarak İngiltere'de gezip dolaştığı ve konferanslar vererek Türkiye aleyhine kara propagandalar yaptığı bilinip durmaktaydı.

Şu sorunun cevabı hayati bir önem taşımaktadır; bir gün aniden banka kartlarınız kullanılmaz, cep telefonlarınız çalışmaz, internet bağlantılarına ulaşılmaz hale gelir ise ne yapılması lazımdır? Halkımız 15 Temmuz’da sosyal medya üzerinden cep telefonları kanalı ile hızlı bir şekilde haberleşme imkânlarını kullanmıştı. Millet sürekli iletişim halinde ve irtibatlıydı. Bu sefer ki darbe girişimine bu açılardan bakmakta fayda vardı ve gerekli tedbirler mutlaka alınmalıydı” tespit ve tavsiyelerine kesinlikle uyulmalıydı!..

“Bunun içindir ki Türkiye’mizde bu dış tehditlere ve içteki tehlikelere karşı yeterince tedbirli ve temkinli davranmalıyız, sağlam bir güven ortamı oluşturmalıyız. Serbest düşünceler piyasasını kurmalıyız… Hukukun üstünlüğünü daim ve hakim kılmalıyız... Piyasalara hukuk garantili güven ortamı sağlamalıyız… Millete ne söylüyorsak harfiyen yerine getirmeye çalışmalıyız... Yargının siyasallaştığı algısını kıracak ciddi adımlar atmalıyız... Yaftalama, itibarsız kılma, karalama kampanyalarını bırakmalıyız... Daha da önemlisi; İfade özgürlüğünden yoksun, sadece sandığa gidip oy veren toplum olmamalıyız… Yasaları, kararnameleri zırt pırt değiştirmek kolaycılığını aşmalıyız… En radikal söylemleri bile düşünce özgürlüğü kapsamına almalıyız...” şeklinde haklı tenkitleri ve hayırlı teklifleri ciddiye almalı ve gereğini yapmalıyız. Ve en önemlisi, Ülkemizin, Bölgemizin, İslam ve İnsanlık aleminin ancak ve sadece Milli Görüşle, Milli Çözümle ve Adil Düzenle kurtulacağına herkesten önce biz inanmalıyız.

 


[1] 7 Aralık 2017, Milli Gazete