Nisan 27 05:49

ZARRAB ZOKASI ŞAŞKINLIĞI VE TAYYİP BEY ÜZERİNDEN DEVLETİ YIKMA ŞEYTANLIĞI

  • Oluşturulma : 26 Aralık 2017 - 0:00
  • Yazar : Ahmet Akgül
  • Etiketler :
ZARRAB ZOKASI ŞAŞKINLIĞI VE TAYYİP BEY ÜZERİNDEN DEVLETİ YIKMA ŞEYTANLIĞI

Enflasyon canavarı iyice azıtmıştı!

Sürekli “bu ay düşecek” denen enflasyon, 2017 Kasım’ında daha da hızlanmıştı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) Kasım’da yüzde 1.49, Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) yüzde 2.02 artmıştı. Yıllık enflasyon tüketici fiyatlarında yüzde 12.98, yurt içi üretici fiyatlarında yüzde 17.30’a ulaşmıştı. Kasım ayı itibarıyla 12 aylık ortalamalar dikkate alındığında, tüketici fiyatları yüzde 10.87, yurt içi üretici fiyatları da yüzde 15.38 artmıştı. AA Finans Enflasyon Beklenti Anketi’ne katılan ekonomistlerin Kasım ayı enflasyon beklentilerinin ortalaması yüzde 1.08 çıkmıştı. Ekonomistlerin Kasım ayı enflasyon beklentilerinin ortalamasına göre, bir önceki ay yüzde 11.90 olan yıllık enflasyonun, yüzde 12.53’e yükseleceği varsayılmıştı.

Erdoğan, “işadamlarına siteminden” geri adım atmıştı!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Muş’ta yaptığı “Mal varlıklarını başka ülkelere kaçırmaya çalışanlar bulunduğu” yönündeki sözlerini düzeltmek zorunda kalmıştı. Erdoğan, “Yatırım için yurt dışına kaynak götürene sözümüz yoktur. FETÖ, PKK gibi terör örgütleri ile iltisaklı oldukları için paraları ile beraber bu ülkedeki kaynakları yurt dışına kaçıranlar zaten haindir. Muş’ta yatırım için değil, ülkesine güvenmediği için varlıklarının bir bölümünü yurt dışına çıkartma gayreti içinde olduğunu duyduğum bir kısım işadamlarına sitemimi dile getirdim.”diyerek geri adım atmıştı. Sn. Erdoğan, AKP Genel Merkezi tarafından düzenlenen “Engelleri Aşanlar 2017” etkinliğine katılmış. Burada yaptığı konuşmada, Muş’ta yaptığı konuşmaya ilişkin bazı sinyaller aldığını belirterek, “Mal varlıklarını başka ülkelere kaçırmaya çalışanlar bulunduğunu söylemiştim. Bizim bu kazançları yurt dışına kaçırmak isteyenlere iyi gözle bakmayacağımızı belirtmiştim. Bunun üzerine farklı değerlendirmeler yapıldığını gördüm. Benim sermaye hareketlerinin sınırlandırılmasıyla ilgili bir talebim veya talimatım söz konusu değildir. FETÖ, PKK gibi terör örgütleri ile iltisaklı oldukları için paraları ile beraber bu ülkedeki kaynakları yurt dışına kaçıranlar zaten haindir. Bunu söylüyorum.”açıklamasıyla rantiyeci sermaye baronlarına yaranmaya çalışmıştı.

Üretim ekonomisi yerine, borçlanma ve tüketim ekonomisiyle geleceğimizi karartan AKP’nin iflası yakındı.

Uluslararası alanda ekonomiye yaptığı katkılar nedeniyle Rahmi Koç bilim madalyası kazanan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Ekonomi Bölümü’nden Prof. Dr. Daron Acemoğlu “Ulusların Düşüşü” adlı bir eseri vardı. Prof. Acemoğlu’nun: “Ekonomi sözde büyüyor ama bu büyüme üretimden çok tüketimle oluyor. Ekonomide verimliliğimiz düşüyor. Oysa sürekli ve herkese faydası dokunan verimliliği sağlayacak bir büyümeyi artırmak gerekiyor. 2007 yılından beri Türkiye’de verimlilik artışı yoktur. Sadece talep ve tüketim merkezli bir büyüme söz konusudur. Türkiye krediyle yani borçla büyüyor gibi gösteriliyor. Oysa üretkenliği artırmadan bu büyümenin daha fazla sürdürülmesi mümkün görülmüyor. Bu sürecin sonunda büyük bir büyüme yavaşlamasıyla karşı karşıya kalınacağı unutuluyor. Gelişen teknolojilere ayak uyduramayan ülkelerin gelirlerini artırmada sıkıntılar yaşayacağı biliniyor. Bu yarışa katılmak için öncelikle eğitime gereken önem verilmiyor. Yeni teknoloji yatırımları yapılmıyor. Bunların yanında işgücünün verimi artırılmıyor ve buna göre modeller geliştirilmiyor. Tam aksine eğitim konusundaki kafa karışıklığı yaşanıyor. Gençlerimizin 10-15 sene sonra gerçekten yeni teknolojilerle yeni bir dünyada çalışacak kapasiteleri oluşacak mı? sorusu hepimizi derin endişelere sevk ediyor.”

Tarım ve hayvancılığın kökünü kurutmak, vatana ihanetle eş anlamlıydı!

Buğday, saman ve hububat ithaline ağırlık veren AKP iktidarının kırmızı et ithalatı da kafa karıştırıcıydı. Maalesef sanki bu süreç, ülkemizde bağımsız çiftçi ve hayvan üreticisi kalmamasını amaçlamıştı. İnanması zor ama gerçekten de küresel güçlerin de hedefi bu olmaktaydı. Yani köylü, topraklarını ve yaylasını terk etmeye zorlanmaktaydı. Türkiye'de tarım ve hayvan üreticileri AKP iktidarınca göçe zorlanmaktaydı. Son 20 yılda 10 milyondan fazla köylümüz şehirlere yığılmıştı. Beslenme bağımsızlığını kaybeden ülkelerde sosyal ve politik birlikteliği sürdürme imkânı da kalmayacaktı. Sonuçta halkın, üretimi planlayan küresel merkezin itaatkâr kulları durumuna gelmesi kaçınılmazdı. Köylülüğün bitirilmek istenmesinin bir sebebi de, toprağa yönelik duygusal bağlılığın zayıflatılması ve "uğrunda ölünecek değer” olmaktan çıkarılmasıydı. Ucuz et ithalatının, ucuz polemiklerle tartışıldığını oysa meraların yerli veya yabancı yatırımcılara uzun süreliğine kiraya verilmeye hazırlandığı, küresel hayvancılık şirketlerinin Trakya'ya ve Türkiye'nin bütün meralarına göz koyduklarını hesaba katmalıydı. Ziraat Mühendisleri Odası da 24 Kasım 2017 tarihli "alarm" niteliğinde bir mektup yazmıştı. Mektupta özetle: "Türkiye'de son 27 yılda tarım alanlarının yüzde 14 azaldığı, üreticilerimizin giderek tarımdan koparıldığı, toprak ve su kaynaklarının yanlış kullanıldığı, tarım arazilerinin rant uğruna elden çıkarıldığı, Türkiye'nin kendi topraklarında yetiştirebildiği birçok ürünün ithal edilmeye başlandığı, yüksek girdi maliyetleri altında ezilen üreticiye yeterince destek çıkılmadığı, milyarlarca dolarlık kaynağın, ithalat yoluyla başka ülkelerin refahına aktarıldığı” hatırlatılmıştı. Bu olumsuzluklar yetmezmiş gibi yapılan yasa değişiklikleri sorunları daha da azdırmıştı. Neredeyse her torba yasada ya 4342 sayılı Mera Yasası'nda ya da 3573 sayılı Zeytincilik Yasası'nda değişiklik yapılmış ve nedense her defa, bu alanların geliştirilmesine değil, tahribatına yönelik hükümler yazdırılmıştı. Son hazırlanan torba yasa da bu anlamda şaşırtmamış, 4342 sayılı Mera Yasası'nın "tahsis amacının değiştirilmesi"ni düzenleyen 14'üncü maddesinde değişiklik yapılmıştı. Bu düzenleme ile meraların tahsis amacının değiştirilebileceği istisnalara endüstri bölgeleri, teknoloji geliştirme bölgeleri, organize sanayi bölgeleri ve serbest bölgeler saptanmıştı. Madde’de zaten maden ve petrol arama, turizm yatırımları, kamu yatırımları, tarımsal üretim faaliyetleri, 442 sayılı Köy Kanunu kapsamındaki faaliyetler, güvenlik ve olağanüstü hal durumlarında ihtiyaç duyulacak faaliyetler, petrol iletim faaliyetleri ile elektrik ve doğalgaz için ihtiyaç duyulan faaliyetler, jeotermal kaynaklı teknolojik seralar ve kentsel dönüşüm ve gelişim için ihtiyaç duyulan faaliyetler 'tahsis amacının değiştirilmesine yönelik istisnai faaliyetler' olarak yer almıştı. İlaveten, endüstri bölgeleri, teknoloji geliştirme bölgeleri, organize sanayi bölgeleri ve serbest bölgelerin sadece kuruluş ve geliştirme aşamalarında mera, yaylak ve kışlakların tahsis amacı, rantiyecilerin keyfine bırakılmıştı.

Şimdi okurlarıma soruyorum: Vatanı satmak için yasa değişikliği yapılır mıydı? Meraları yerli veya yabancı yatırımcılara açan torba yasadaki değişikliği hazırlayanlar ve sorgulamadan onaylayanlar, yani toprağı köylünün elinden alanlar, kime hizmetçilik yapmaktaydı?”[1] feryatları haklıydı.

İYİ Parti Sözcüsü ve eski CHP’li İzmir Milletvekili Aytun Çıray Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Trump arasındaki görüşmeyle ilgili çarpıcı bilgiler aktarmış ve Erdoğan'ın kandırıldığını açıklamıştı!

Aytun Çıray, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında gerçekleşen görüşmeye ilişkin ilginç açıklamalar yapmıştı. “Neyin konuşulduğu kadar neyin konuşulmadığı veya konuşulamadığı da önem taşımaktaydı. Amerika’nın son birkaç ayda binlerce tır ağır silah ve teçhizat verdiği YPG tepeden tırnağa silahlandırılmıştı. Şimdi Trump, Erdoğan’ı ‘Bundan sonra silah yok’ diye kandırmıştı'' diyen Çıray, bundan sonra PKK’nın Suriye kolu YPG’ye silah verilmeyecek olmasının değil, IŞID bölgeden neredeyse temizlendiğine göre bugüne kadar verilen silahların geri alınıp alınmayacağının önem taşıdığını hatırlatmıştı. Bugüne kadar pek çok olayda “kandırıldık” açıklamasına sığınan Erdoğan’ın, bölgedeki gelişmelerle ilgili ABD’nin yaklaşımına sorgulayıcı yaklaşamamasının herhalde bir sebebi vardı. “Üst akıl”larca ve dış odaklarca sürekli kandırılan kendileri ise dönüp halkımızı aldatan ve avutan yöneticiler bu ülkenin en önemli sıkıntısıydı.

Reza Zarrab'ın ABD'ye itirafçı olmak için ve belirlenmiş bir plan çerçevesinde gittiği şüphesini defalarca yazmıştık ve geçen süreç bu şüpheyi doğrulamıştı. ABD'nin 17/25 tapelerini mahkemede delil olarak kabul etmesi bir başka şüphe kaynağıydı. 17/25 Aralık'tan bir gün sonra 2013 yılında Ayşenur Aslan'ın programına konuk olanlar bu boyutta operasyon ve dinleme-izleme faaliyetinin Türkiye'deki birkaç polis ve istihbaratçı ile yapılamayacağını, ancak büyük bir yabancı gizli servisin desteği ile başarılacağını aktarmışlardı. Ama Sn. Erdoğan ve kurmayları, bütün bunlara kulak tıkamıştı. Şimdi bırakalım 3-5 milyon doların hesabını yapmayı da Suriyelilere harcandığı söylenen 30 milyar doları konuşalım. Bu yaklaşık 118.500.000.000 lira tutardı. Çoluk çocuk Türkiye'de 3 milyon Suriyeli vardı. Bölersek 30 milyar dolara, kişi başı 10 bin dolar para yapardı. Yani fert başına 39 bin 500 liraydı. Bizim asgari ücret 1404 liraydı. 4 kişilik Suriyeli bir aileye 40 bin dolar aktarılmıştı. Ülkede 80 milyon kişi yaşamaktaydı, yani her birimizden kişi başına 1481 lira para çıkmıştı.

Milli Çözüm Dergisi olarak, en başından beri: “Arap Baharı tuzağına kapılıp Suriye’de iç savaş çıkarılmasına taşeronluk yapmayalım. Bize rağmen körüklenecek bir savaştan kaçanları ise, ülkemize sokmak yerine, Suriye sınırı boyunca ve kendi topraklarında kuracağımız “Güvenli Bölge”lerde barındıralım.” şeklindeki uyarılarımıza kulak asılsaydı 30 milyar dolar yerine, sadece 5 milyar dolar harcamış olacaktık ve bunca sosyal felakete de yol açmayacaktık. “Lütfen hatırlayınız yaklaşık iki yıl kadar önce Reza Zarrab adlı kişi Amerika’da tutuklandığında Sn. Cumhurbaşkanı “Bize ne, bir konuda davalık olmuş. Avukatları düşünsün” buyurmuşlardı. Ardından bir yıl kadar önce de Halkbank’ın bir genel müdür yardımcısı Amerika’da tutuklandığında iktidardan kimse yorum yapmamıştı. Amerikan mahkemesi bir iki ay önce bir eski bakan ve bir eski banka genel müdürü hakkında da “yakalama” kararı çıkarmıştı. AKP genel başkanı bu sefer kızmış ve “bunun arkasında başka bir şey var” demeye başlamıştı. Daha önce “Bize ne” denilen sanık Reza Zarrab’ın Türkiye’deki hükümet aleyhine tanık olması AKP kurmaylarını daha da telaşlandırmıştı. Reza Zarrab’ın “itirafçı”olma ihtimaline karşı iktidarın son bir gayretle ve belki de “itirafçı olmaz” hayaliyle Amerika’ya aynı günde iki ayrı “nota” ulaştırması ve “can güvenliğinden endişeliyiz, ey Amerika göster bize vatandaşımızı” çıkışları aslında derin bir telaşın yansımasıydı. Derken O’nun “itirafçı” olmasına çok içerleyen iktidar Reza Zarrab’ın itirafçı değil iftiracı olduğunu açıklamıştı. Bütün yandaş medyadaki fedai kalemler -ki çoğu daha önce Reza Zarrab’ı milli kahraman saymışlardı- “bu adam rezilin teki, ahlaksızın birisi” demekten utanmamışlardı. Sonrasında Rıza Zarrab konuşmaya başlamış, Bakanlara dağıttığı “dudak uçuklatan rüşvetleri” bir bir sıralamış, verdiği hediyeleri anlatmış, İran’la altın işinin yapılması için dönemin başbakanından talimat alındığını, ekonomi bakanının da işleri bizzat takip buyurduklarını aktarmıştı. İktidarımız karşı çare olarak Zarrab’ı “hain”likle damgalamış ve hakkında casusluktan soruşturma açarak tüm mal varlığına da el koymuşlardı. Şimdi sormak lazımdı: “Reza Zarrab’ın casus olduğu, bakanlara rüşvet verdiğini söyleyince mi”anlaşılmıştı. Rıza Zarrab’ın anlattıkları ortadaydı, bunların hangisi “devletin gizli kalması gereken sırlarıydı?” tespit ve tahlillerine katılmamak imkânsızdı. Kaldı ki Reza Zarrab'ı “CASUS”lukla suçlamak anlattıklarının doğruluğunu kabullenmek anlamı taşımaz mıydı?

AKP iktidarınca hakkında 15 Temmuz darbe girişiminde parmağı olduğu gerekçesiyle yakalama kararı çıkarılan CIA Ulusal İstihbarat Konseyi eski başkan yardımcısı Graham Fuller AKP iktidarını ve Erdoğan’ı şöyle övmekteydi:[2] “O eski, öngörülebilir ve sadık Amerikan müttefiki olan Türkiye artık tarihe karışıp bitmişti. Artık yeni Türkiye (ve Erdoğan yönetimi) aslında gerek kendi çıkarlarına ve gerekse bölgenin genel istikrarına muhtemelen daha iyi hizmet edebilir. Eminim ki münevver Amerikan gözlemciler, demokratik süreci güçlendirip derinleştirmiş, sorunlu ve çalkantılı Orta Doğu bölgesinde bir istikrar abidesi haline gelmiş böyle bir yeni Türkiye’nin varlığını takdir edeceklerdir.”

Evet, şimdi darbe teşebbüsünün tezgâhçısı olduğu gerekçesiyle suçlu ilan edilen Graham Fuller, AKP’nin “Yeni Türkiye”sini dünya âleme ilan eden kişi idi! Üstelik onun ABD'den güya bağımsız gibi hareket etmesinin, ABD'nin yararına olacağı telkiniyle bunları söylemişti. Graham Fuller’in AKP’yi öne çıkarması ve onun ABD yönetimi, daha geniş çerçevede küresel sistem nezdinde “lansman”ını yapması, 2000’lerin başına denk gelmişti. Aynı Fuller 2002 baharında kaleme aldığı “Siyasal İslam’ın Geleceği” başlıklı makalesinde (ki daha sonra aynı başlık altında bir kitap oluşturacaktır), 11 Eylül saldırısı (2001) sonrası Bush yönetimini, “Biz ve İslamcı-teröristler” ikiliğine düşmeme hususunda uyarıvermişti. Çünkü bu, Usame bin Ladin’in “İslam ve Kâfirler” ayrımından hiç farklı bir yaklaşım olmayacak ve onun ekmeğine yağ sürecekti. Fuller’in övgü dizdiği en “ümitvar” örnek AKP Türkiye’siydi; daha özel olarak da Erbakancı Refah ve Fazilet partilerinden kopuşla türemiş AKP ve kendince apolitik saydığı Gülen hareketiydi. Fuller’in makalesi gayet manidar şekilde Tayyip Erdoğan’ın başbakan bile değilken, AKP lideri olarak Beyaz Saray’da Bush tarafından ağırlandığı süreçti. Çünkü Erbakan'dan kopup kaytaranlar Siyonizm’in doğal hizmetçileriydi.

“Oysa AKP, şimdi yakalama kararı çıkarılmış Fuller’e çok şey borçluydu.

AKP, şimdi mal varlığına el koyulmuş Zarrab’a da çok şey borçluydu.

Ve AKP, şimdi lanetledikçe lanetlediği Gülen’e de çok şey borçluydu.” diyenlere hak vermemek mümkün değildi?

Mahkeme başkanının şaşkınlığı!

15 Temmuz gecesi Erdoğan'ı koruyan polisler FETÖ'den tutuklanmıştı. Mahkeme Başkanı Emirşah Baştoğ, "Helikopterden sivil halka nasıl ateş edildiği ortadadır. Ayrıca sizinle çatışmaya giren polislerin bir kısmı da FETÖ'den tutuklandı. Su o kadar bulanık ki" diyerek işlerin nasıl karıştığını dile getirmişlerdi.

AKP kurmayları, sonradan Türk vatandaşı yapılmış İran asıllı bu kişinin ABD’de yargılanmak istenmesinin Türkiye’ye karşı bir ‘komplo’ olduğunu savunup durmaktaydı. Onunla aynı davada yargılanacak Halkbank yöneticisi de vardı. Resmi ağızlar onun komplonun bir parçası olduğunu ileri sürmüyorlardı, ama iktidar çevresinin itibar ettiği medya mensupları arasında öyle düşünenlere rastlanmaktaydı. Devrede ABD yargı sistemi vardı, ancak Washington’un da kumpasın bir parçası olduğuna inanıldığı, en son başbakan düzeyinde çıkılan seferin en önemli gündem maddesinin bu ‘komployu’ boşa çıkarmak için siyasilerle pazarlık etmek olmasından anlaşılmaktaydı. Konunun nezaketi “Devletler başka devletlere karşı komplolar yapar mı?” sorusunun cevabında yatmaktaydı. O sorunun cevabı da açıktı: Evet yaparlar, eskiden de yaparlardı, yakın tarihte örnekleri vardı. Ve hele ABD söz konusu olduğunda bu daha da yaygındı. Dünyanın pek çok ülkesinde meydana gelmiş askeri müdahalelerde ABD’nin parmak izlerine rastlanırdı. İyi de Bay iktidar Reza Zarrab üzerinden bir Komplo kurulduğunu fark ettiyse, neden O’nun Amerika'ya kaçmasına göz yummuşlardı.

Şimdi vicdanen söyleyin şu sorular haksız mıydı?

1- Reza olmadan İran’la ticaret yapılmaz mıydı?

2- Bu Reza denilen şahıs sağa sola rüşvet dağıtırken hiç farkında olmadınız mı?

3- Reza’yı hiç değilse dağıttığı rüşvetler nedeniyle yargılamak yerine niye madalya taktınız? Koskoca iki Bakan bu sahtekâra ödül verirken nerede uyumaktaydınız?

4- Devletin bazı kurumları henüz Reza’nın rezaletleri ortaya çıkmamışken hepinizi uyarmış, niye tınmadınız?

5- Sağlam ayakkabı olmadığı gözlerinin dört dönmesinden belli olan Reza’yı nasıl oldu da elinizden kaçırdınız?

6- Reza sahtekârının ABD ile anlaşacağını nasıl oldu da son ana kadar anlayamadınız? Hani devlet aklınız?[3]

Ahmet Takan’ın: “AKP Genel Başkanı R. Erdoğan, New York'tan yayılan kötü kokular üzerine hem Zarrab davasının derinini görmek hem de ABD'nin tavrını net anlayabilmek için bazı danışmanlarını "10 bin kilometre öteye" yollamıştı. Bu çok özel görevli danışmanlar, ABD'deki temas ve incelemelerini tamamlayarak Ankara'ya dönüp ayaklarının tozuyla saraya brifing aktarmışlardı. O hafta Salı günü, AKP grup toplantısı öncesinde gerçekleşen brifing ve ardındaki uzun süren toplantıda, gelen bilgiler ışığında yeni stratejiler belirlenmeye çalışılmıştı. R. Erdoğan'ın grup toplantısında, "Davanın projesi, Amerikan yönetimi içindeki bir gruba ait olduğu biliniyor... ABD'de, Türkiye'deki 28 Şubat dönemine benzer bir süreç yaşanıyor. İddianamedeki komplo iddiası doğrudur. Ama Amerika'ya değil, Türkiye'ye kurulmuş bir komplodur" şeklinde yaptığı konuşmanın satır başlarını bir daha hatırlatalım:"ABD'deki dava, bir 'cambaza bak cambaza' oyunudur. Bu oyunla bir taşla birçok kuş birden vurulmak isteniyor. Bunlardan biri, Türkiye'nin tüm dikkat ve ilgisi bu davaya çekilerek, Suriye ve Irak'ta ülkemiz aleyhine yürütülmek istenen projeye hız verilmek isteniyor. Davanın projesi, Amerikan yönetimi içindeki bir gruba aittir. Malzemelerin temini görevi de FETÖ'ye ve CHP'ye verilmiştir. ABD'de 28 Şubat dönemine benzer bir süreç yaşanıyor. Kritik kademelerde söz sahibi olan eski yönetim bakiyesi bir grubun, Türkiye konusunda sandıktan çıkan Trump yönetiminin iradesine aykırı olarak bambaşka bir politika izlediği ortaya çıkıyor. Bizim muhatabımız seçimle işbaşına gelmiş yönetimdir. Yani Trump'tur, öyle de kalacaktır. Davanın Amerikan medyasındaki yansımalarına baktığımızda, medyanın davayı 'Rusya, Flynn, Trump' başlıklarıyla birlikte değerlendirdiğini görüyoruz. Bu dava Amerikan iç siyasetindeki büyük çekişme malzemesi olarak algılanıyor. Nasıl 17/25 Aralık'ta yolsuzluk görüntüsü altında ülkemizdeki anayasal düzeni emniyet ve yargı darbesiyle yıkma çabası varsa, Amerika'daki davada da aynı amacı uluslararası alanda gerçekleştirme niyeti vardır. Davanın iddianamesindeki komplo iddiası doğrudur. Ama bu komplo Amerika’ya değil Türkiye'ye bir komplodur." Bu özet alıntı içerisinde Erdoğan'ın kaç defa "komplo" vurgulaması yaptığına dikkatlice bakın... ABD'den dönen danışmanlar temas ve izlenimlerini Erdoğan'a aktarırken sürekli aynı şekilde "komplo" dedikleri anlaşılıyor."Davanın Erdoğan'ın kendisine varmayacağını" düşündüklerini belirtiyorlar. "Bu davadan bazı bakanlara ve bankalara ceza gelebilir. Bu da şahsen sizi bağlamaz" diye görüş beyan ediyor. İktidar cephesinde, saray kanadında danışmanların durumu, etkinlikleri, hal tutum ve davranışları açısından derin kırılmalar yaşanıyor. AKP iç dünyasında, saray danışmanlarının Erdoğan'a yaptığı yönlendirmeler konusunda şiddetli tartışmalar ve kavgalar kızışıyor. Sarayın danışmanları da kendi aralarında hiziplere bölünmüş bulunuyor. New York'taki davanın ardından AKP içindeki tartışmalar ve yeni çıkış yolları arama çabaları "Tayyip Erdoğan sürekli, yanıltılıyor ve vahim hatalar yaptırılıyor" seslerinin yükseldiği gözleniyor. Erdoğan'ı kimse açıktan eleştirmeye cesaret edemediği için AKP içindeki gruplar yandaşlara ve danışmanlara vurmaya başlıyor! AKP'de "metal yorgunluğu" bahanesiyle başlayan tasfiyelerde bir grup, "Bunlar kripto FETÖ'cülerin işi" iddialarını seslendiriyor. Yani sarayda hâlâ "kripto FETÖ'cüler" olduğunu ima ediyor. Yeni çıkış yollarına bakan AKP'lilere göre; "evet" ve "bu isimler özellikle gerginleşen dış ilişkiler konusunda Erdoğan'a bilerek hata üstüne hata yaptırıyorlar. Saray içinde bir de erken seçim tarihi konusunda çok ciddi bir kavga yaşanıyor.” tespit ve tahminleri AKP içinde ve ülkemizde çok derin kırılmalar yaşanacağı kanaatini haklı çıkarmaktaydı.

Elbette dış güçler ve içerideki masonik-sabataist çevreler, ikbal ve imkân hırsıyla ayartıp Erbakan’dan kopardıkları; medya manipülasyonları ve din istismarıyla iktidara taşıdıkları. Sn. R. Tayyip Erdoğan’a, maalesef pek derin tahribatlar ve çok tehlikeli icraatlar yaptırmışlardı. Şimdi aynı odakların ve içerideki uzantılarının, şantaj amaçlı belgeledikleri bütün bu yanlışlık ve haksızlıklarını bahane ederek, Sn. Cumhurbaşkanının şahsında,Devletimizi yıkmaya ve Türkiye’mizi dağıtmaya yeltendikleri anlaşılmaktadır. Küresel Siyonizm’in baronları ve Erdoğan’ın etrafını sarmış bazı Bakanları, Danışmanları ve yandaş yazarları eliyle, Cumhurbaşkanı üzerinden Ülkemizin bağımsızlığına ve Devletimizin bekasına açıkça kast etmeye başlamışlardır. Bu ahval ve şerait (bu durum ve şartlar) altında, “Pire için yorgan yakılmasına göz yummak ahmaklıktır” gerçeği icabınca, Sn. Cumhurbaşkanına sahip çıkmak ve bu kuşatılmışlık badiresini atlatmasına yardımcı olmak, İz’an ve vicdan ehli her vatandaşımızın tarihi görevi sayılmalıdır.

Evet, Türkiye AKP kafasından, bilerek bilmeyerek yaptığı tahribatlardan, Ülkemizi ve bölgemizi sürüklediği yanlış mecra ve maceralardan mutlaka kurtulmalıdır. Ancak bu değişim; meşru zeminler, hukuki kaideler, demokratik yöntemler ve kesinlikle Milli hedefler doğrultusunda yapılmalıdır. Sn. Erdoğan’ın, günübirlik plansız ve programsız adımları, stratejik derinlikten uzak açılımları, Milli prensip ve projelere dayanmayan ittifak ve irtibatları… Ve hele faizci-rantiyeci ve borca endeksli ekonomi uygulamaları ve teslimiyetçi AB ve ABD politikaları, temelinden ve tümüyle yanlıştır, çünkü bunlarla ülkemizin altı oyulmakta ve geleceğimiz karartılmaktadır. Ancak bunların hiçbirisi Sn. Erdoğan’ın şahsında Ülke bütünlüğümüze, Milli birlik ve dirliğimize yönelik saldırı hesaplarını hoş karşılamamıza, gaflet ve dalalete düşüp bunları alkışlamamıza, gerekçe oluşturmamalıdır. Ne bazı eski solcuların “Erdoğan Rusya ve İran’a yaklaşıp bizim çizgimize kaymıştır. Bu nedenle sahip çıkılmalıdır” gibi marazlı bir mantığıyla, ne de bazı sağcıların, şahsi ve siyasi gelecek garantisi arayışıyla, AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan’ın tahripçi icraatlarına ve tehlikeli irtibatlarına ideolojik kılıflar sarma amacıyla değil; tamamen Milli bir gayretle ve vicdani bir mesuliyetle bu satırlar yazılmıştır. 50 yıllık çileli ve istikametli hayatımız ve 75 kitabımız bu yaklaşımlarımızdaki samimiyetimizin kanıtıdır.

Sezgin Baran 2. Reza Zarrab vakası mıydı?

Rusya’nın 2016 ABD başkanlık seçimlerine müdahale ettiği iddialarını araştıran ABD özel savcısı, Trump’ın istifa ettirilen Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in Türk müşterisi işadamı Sezgin Baran Korkmaz’a (iş ortağı Ekim Alptekin’le birlikte) mahkeme celbi yollamıştı. (22 Eylül 2017) Wall Street Journal’in 10 Kasım’daki sayısında ve BBC’nin Türkçe servisinde ise şöyle bir iddia ortaya atılmıştı. “Türkiye, Gülen’i İmralı’ya kaçırmak için (Korkmaz ve Alptekin) Flynn ile pazarlık yaptı. 15 milyon dolar teklif etti.” Pazarlığın, Flynn ile Korkmaz arasında New York Peninsula Otel’de yapıldığı, gelişmelerin gerisinde “Sezgin Baran Korkmaz’ın, algı yönetimi ile FETÖ düşmanı görünüp, FETÖ’nun Amerika’daki paralarını (Amerikan sermayesi gibi gösterip) Türkiye’ye getirdiği, el konulan ve zora düşen şirketlerini alma girişimi ile görevlendirildiği” vurgulanmıştı.

Sezgin Baran Korkmaz kim olmaktaydı?

SBK Holding’in sahibi olan Ardahan-Digor’un Bacalı köyü doğumlu Sezgin Baran Korkmaz (39) Bora Jet’i satın alan işadamı olarak gazetelere yansımıştı. Ayakkabı boyacılığından dünya çapında işadamlığına yükselme macerası, kargaları bile güldüren bir kahramanlıktı. Millî Güvenlik Kurulu'nun 2003 yılı Temmuz ayındaki toplantısında askerler "Yolsuzluklar artık devleti tehdit eden bir güvenlik sorunu haline geldi" tespitini yapmış ve yolsuzlukla mücadelenin artık güvenlik sorunlarında olduğu gibi "devlet politikası" haline getirilmesi gereğini vurgulamışlardı. Ama maalesef “asker kanadı”, Fetullahçılarla Erdoğancıların kirli ittifakıyla “Ergenekon ve Balyoz” tuzaklarıyla tutuklanmış ve saf dışı bırakılmıştı. Bugün ise Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ'a göre asıl millî güvenlik sorunu; bu yolsuzlukları gündeme taşıyıp iktidarı zora sokanlardı.

Şimdi İYİ Parti Genel Sekreteri Aytun Çıray 1 Mart 2014'te CHP'nin yolsuzluklarla ilgili verdiği Meclis Araştırma Önergesi hakkında CHP Grubu adına söz alıp "Rıza Sarraf meselesi sadece sıradan bir yolsuzluk meselesi değildir. Pek yakında bunun, aynı zamanda bir casusluk meselesi olduğunu, bir millî güvenlik sorunu olduğunu öğreneceksiniz, örtbas edemeyeceksiniz çünkü henüz bu pisliği örtebilecek bir bez yapılmadı." açıklamasını yapmıştı. Kemal Kılıçdaroğlu'nun “Yurt dışına gönderildiğini iddia ettiği para, beş-on milyon Dolardı. Oysa 15 yıllık AKP iktidarında toplam 800 milyar Dolarlık ihale yapıldığı hesaplanmıştı. Herkes biliyor ki kimseye komisyonsuz ihale bırakılmamaktaydı. Yüzde 10 değil, yüzde 25 olduğu söylenen ve "havuz"da toplandığı bilinen komisyonların toplamı 200 milyar Dolardı. Aylardır soruyorum; bu komisyonlar nerede ve hangi ülkede saklanmaktaydı?” soruları halâ yanıtını aramaktaydı.

Aslında Amerika’nın derin Devleti olan Yahudi sermayesi, yaklaşık 1 trilyon dolar karşılıksız kâğıt parayı; hem AKP iktidarı, Erdoğan ve yakınları ve Reza Zarrab ajanları üzerinden Türkiye piyasasına sokup resmiyet kazandırmış, yani kara parasını aklamış, hem de bunları şantaj amaçlı belgeleyip şimdi figüranların aleyhine kullanmaktaydı. Oysa kardeş ve komşu İran'la, bu tür tuzaklara kapılmadan, Adil Düzen projelerinde öngörüldüğü gibi, karşılıklı mal takası ve Selem Senedi (Para peşin mal veresiye sipariş) kredisi anlaşması yoluyla her türlü ticaretini yapması lazımdı. Bu durumda şimdiki sıkıntı ve sorunlarla da uğraşmayacaktı. Ama makam ve çıkar hatırına Milli Görüş’ten kopup kaytaranlardan böylesi ferasetli ve cesaretli icraatlar beklemek boşunaydı.

AKP; Masonik İttihatçıların dinci yapılanmasıydı!

“Osmanlı mali piyasası, 19'uncu yüzyılda Galata sarraflarının/bankerlerinin (Yani küresel Yahudi sermayesinin) kontrolüne alınmıştı. Bunlar, sadece ekonomide değil sosyal yaşamda da köklü değişimlere sebep olmuşlardı. Fransız Jacques Alleon, İtalyan Emmanuel (Manolaki) Baltazzi adlı (ve Yahudi asıllı) iki Galata bankeri 1847'de Osmanlı tarihindeki ilk bankayı kurmuşlar, adını da İstanbul Bankası (Bank-ı Dersaadet) koymuşlardı. Ardından… İngiliz (Rothschild) sermayesiyle 1856'da Osmanlı Bankası kurulacaktı. Bankaya 1863'te Fransız Rothschild Ailesi ortak yapılmıştı. Bu banka aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin resmi bankası ve hazinedarı konumundaydı. Osmanlı'nın kâğıt parasını bile bu banka basmaktaydı. Osmanlı Devleti, Galata sarraflarından ve Osmanlı Bankası'ndan aldığı borçları ödeyemeyince bir kısım gelirlerini (beşi Avrupalı tahvil sahibi temsilcisi, biri Osmanlı tahvil sahibi temsilcisi, biri de iç borçlar temsilcisi statüsünde) yedi kişiden oluşan Düyun-u Umumiye toplamaya mecbur bırakılmıştı. Bu idarenin kadrosu, Osmanlı Maliye Bakanlığı'ndan daha fazlaydı. Kurtuluş Savaşı sadece askeri cephede yapılmamıştı. Ülke mevduatının 1920 yılında yüzde 68'i yabancı bankalar elinde bulunmaktaydı. Bankacılığı millileştirerek tam bağımsızlığa ulaşacağını bilen Atatürk, 1937 yılında yabancı bankaların payını yüzde 19'a kadar geriletmeyi başarmıştı.

Atatürk’ün halk bankacılığı

Kurtuluş Savaşı'ndan sonra bir büyük savaş da ekonomi alanında verilmeye başlanmıştı. Çünkü (İttihatçılardan) para ve sermaye piyasalarına, yabancı mali aracıların hâkim olduğu bir bankacılık sistemi devralınmıştı. Bu yabancı mali aracıların, vermiş oldukları kredi işlemlerinde azınlıklara ve yabancılara ayrıcalık yaptıkları sır sayılmazdı. Yani… Ülke ekonomisi dışa bağımlıydı. Bu düzen devam ettiği sürece para ve sermaye piyasalarının geliştirilmesi imkânsızdı. Kuşkusuz Atatürk, yabancı bankaların Türkiye'de çalışmasına karşı değildi ancak; Türk mevduatının büyük kısmının yabancıların elinde olmasını tam bağımsızlığa engel olduğunun farkındaydı. Türk Bankacılığı (ve tabi Türkiye'nin sanayi ve kalkınması) Türklerin yönetiminde ve mülkiyetinde olmalıydı. Türk bankacılık sisteminin oluşturulması ve düzene sokulması şarttı. İşte bu amaçla Atatürk, ulusal bankaların kurulmasına önderlik yapmıştı. İş Bankası (1924), Sanayi- Maadin Bankası (1925), Emlak ve Eytam Bankası (1926), Merkez Bankası (1930), İller Bankası (1933), Sümerbank (1933), Etibank (1935), Denizbank (1937) kurulmuşlardı.

Bunlardan biri de Halk Bankası’ydı. Bu aslında bir halk bankacılığı olmaktaydı.

Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkârlar, elde ettikleri gelirlerinin önemli bir bölümünü tefecilere vermek zorunda kalmış ve böyle ağır ekonomik şartların yaşandığı ortamda, sürekli olarak küçülmeye ve gerilemeye mahkûm bırakılmıştı. Atatürk, kalıcı bir ekonomik kalkınma, sosyal denge ve toplumsal barışın korunması için uygun koşullarla esnaf-sanatkâr-küçük meslek sahibine kaynak aktarmak ve sermaye birikimini başlatmak amacıyla 1933 yılında Halk Sandıkları'nı kurdurmuştu. Ardından Halk Bankası faaliyete başlamıştı.

Her şey açıktı!

1990'lü yıllardı. Neoliberalizmin/vahşi kapitalizmin özelleştirmeyi dayattığı bir süreç yaşanmıştı. Türk bankacılığına (ve yerli-milli kalkınmamıza) zorla kabuk değiştirildiği bir dönemdi…

1992… Türkiye Öğretmenler Bankası (TÖBANK), Halk Bankası'na devredilmişti.

1993… Sümerbank, Halk Bankası'na devredilmişti.

1998… Etibank, Halk Bankası'na devredilmişti.

2001… Türkiye Emlak Bankası, Halk Bankası'na devredilmişti.

2004… Pamukbank, Halk Bankası'na devredilmişti.

Sonra… Kamu Bankaları Ortak Yönetim Kurulu, Halk Bankası'nın yapısını değiştirerek kârlı bir kurum olmasını hedeflemişti. Yani, Atatürk'ün esnaf ve küçük sanatkârlara ihtiyaç duyacakları kredilerin temin edilmesi amacıyla kurdurduğu banka, halktan uzaklaştırılıp “müşteri” odaklı bankacılığı benimsemişti. Adı “Halkbank” olarak değiştirildi. Bugün ise Atatürk tarafından kurulan bankanın itibarı ve kredisi üzerinde kara bulutlar dolaşmaktaydı. Nelere bulaştırıldığı hala muammaydı. Yıllar önce BM Güvenlik Konseyi: “İran ile ticaret yapabilirsiniz, fakat ödeme yapamazsınız” kararı almıştı. Ancak aldığınız mal karşılığı parayı, kendi ülkenizde bir bankaya yatırırsınız; eğer İran'a ihracat yapıyorsanız karşılığını bu hesaptan alırsınız. Aksi durumda İran'a ödeyeceğiniz para ambargo kalkana kadar banka hesabında kalır.” şartı dayatılmıştı. Türkiye yıllarca buna uyumuş ve gereğini yapmıştı. Ama ne zaman ki, ortaya Reza Zarrab çıkmış. Ne zaman ki, siyasetçiler bu hayali ihracattan pay kapma kurnazlığına başlamıştı, zararımız sadece itibarımız değildi, Halkbank da yolsuzluklara bulaştırılmıştı.

Sonuçta:

Halkbank'ın kaderi, 27 Kasım 2017 tarihinde başlayacak Zarrab Davası sür