Ocak 23 21:22

İFLAS PAZARLIĞI MIYDI, YOKSA KAÇIŞ HAZIRLIĞI MIYDI?

İFLAS PAZARLIĞI MIYDI, YOKSA KAÇIŞ HAZIRLIĞI MIYDI?

Bakan Berat Albayrak’ın Siyonist ‘McKinsey’ şirketine teslimiyet açıklaması, yeni bir Duyun-u Umumiye ilanı mıydı, yoksa bir iflas pazarlığı mıydı?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, ABD’de Yeni Ekonomi Programı (YEP) çerçevesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için, uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışacaklarını açıklamıştı. Birleşmiş Milletler 73. Genel Kurul görüşmeleri için bulunduğu New York'ta, Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) tarafından düzenlenen 9. Türkiye Yatırım Konferansı'nda konuşan Bakan Berat Albayrak, YEP'in üç ana başlığı kapsadığını vurgularken, bunları dengelenme, disiplin ve dönüşüm olarak sıralamıştı. Özellikle değişim ile ilgili yeni bir birim kurduklarını aktaran Albayrak: "Yeni program bünyesinde kurulan Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek" açıklamasını yapmıştı. "Finansal sektörün belkemiği olan bankaları desteklemeye devam etmek için her türlü seçeneğe sahibiz" ifadelerini kullanan Albayrak, gelecek 12 ayda özel sektörde döviz riskinin görülmediğini vurgularken: "Türkiye öngörülebilir gelecekte doğru yolda ilerleyecek ve ekonomide daha önemli adımlar atılacak" diyerek sözlerini tamamlamıştı.[1]

McKinsey & Company Şirketi kendisini şöyle tanıtmaktaydı:

Misyonumuz, müşterilerimize performanslarında belirgin fark yaratacak kalıcı iyileştirmeler konusunda destek vermenin yanında, yetenekli kişiler için cazip, heyecan yaratan ve bu kişileri elinde tutmayı başaran bir şirket olmaktır. McKinsey & Company; önde gelen işletmelere, kamu kuruluşlarına, sivil toplum kuruluşlarına ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlara hizmet veren global bir yönetim danışmanlığı firmasıdır. Müşterilerimizin performansında uzun süreli gelişmeler sağlamasına ve en önemli amaçlarının farkına varmasına yardımcı olmaktayız. Neredeyse yüz yılı aşkın bir süre içinde, bu görev için benzersiz donanıma sahip bir firma yarattık.

McKinsey, 9000’den fazla danışman ve yaklaşık 2000 araştırma ve bilgi profesyonelinden oluşmaktadır. 60’tan fazla ülkede ofise, bu ofislerde 130 dilden çalışana sahibiz ve 100’den fazla ulusu temsil ediyor durumdayız.

Müşterilerimiz global yapımızı yansıtmaktadır. Müşterilerimizin yaklaşık %40’ı Avrupa’da, %35’i Amerika’da, %15’i Asya Pasifik’te ve %10’u ise Orta Doğu ve Afrika’da yer almaktadır. Özel ve kamu kuruluşlarından ve sosyal kuruluşlardan oluşan geniş kapsamlı bir müşteri yelpazesine hizmet sunmaktayız.

Firmamız bir bütün olarak faaliyet gösterecek şekilde yapılandırılmıştır. Güçlü değerlerle birbirine bağlanan ve müşteri etkisine odaklanan tek bir global ortaklıkolarak faaliyet yapmaktayız. Firmamızın sahibi ise Avrupa, Amerika, Asya Pasifik, Orta Doğu ve Afrika’da bulunan 1400’den fazla ortağımızdır.[2]

Böylesine cafcaflı kılıflar altında çalışan McKinsey şirketi, aslında küresel sömürü sermayesinin ve Siyonist merkezlerin güdümünde bulunan bir küresel faktöring kurumu gibi çalışmaktaydı. İşte bu McKinsey şirketine, hem de 16 bakanlık görevlisiyle birlikte teslim olma anlaşması imzalanması, maalesef yeni bir “Düyun-u Umumiye” ilanından farksızdı ve bu perde arkasında bir iflas pazarlığıydı!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Katar Emiri Şeyh Temim’in Cumhurbaşkanlığı filosuna hediye ettiği VIP Jumbo Jet uçağı için ilk kez konuşarak, “Katar Emiri uçağı Türkiye’ye hibe etti. O uçak benim şahsımın değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nindir” açıklamasını yapmışlardı. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener'in danışmanı ve Yeniçağ yazarı Murat İde, Katar tarafından Cumhurbaşkanlığı filosuna hediye edildiği belirtilen uçak hakkında bir yazı kaleme almıştı. Murat İde, "Beğenmediğiniz o Cumhuriyet, 9 yaşındayken uçak hediye ediyordu, siz 95 yıl sonra hediye uçak alıyorsunuz" ifadesini kullanmıştı.[3]

Uçan sarayla ilgili sordukları yazılı sorulara henüz bir cevap alamayanalar ise, bu sefer sorularını görsel olarak sormaya başlamışlardı. Yapılan araştırmalara ve ulaşılan kaynaklara göre:

a) Katar Emiri uçaklarından biri olan B747-8 model lüks uçak sarayını satma kararı almıştı.

b) Ne tesadüf ki; Şubat ayında THY envanterinde bulunmayan aynı model uçak için pilot arayışına başlanmış ve ilana çıkılmıştı. Burada yetkililere şunu sormak lazımdı: Yapılan ilanın ve pilot alımının bu olayın kurgusuyla, yani Katar’dan Uçak Sarayının alımıyla, bir ilgisi var mıydı?

c) Katar Emiri bu uçağın satışı için İsviçre merkezli bir firmaya satış yetkisi tanımıştı. Ve ikinci el uçak sitesine bu şirket satış ilanını yazmıştı. Ağustos ayında İngiliz basınında da bu ilanın haberleri çıkmıştı. Ve içerisinde küçük bir ameliyat yapabilecek hastanesi de bulunan ultra lüks VIP uçağın, 4 milyar 240 milyon lira değerinde bir fiyatı olduğu vurgulanmıştı. Yine, 2018 Ağustos ayının sonunda ulaşılan bir bilgiyle, Fransız basınıKatar Emirinin uçağının bir devlet başkanına satıldığını duyurmuşlardı. Eylül 2018’de ise, THY haber sitesinde uçağın Türkiye tarafından satın alındığı ve 12 Eylül’de Türkiye’ye iniş yapacağı yazılmıştı. Bu uçağın rotasını takip edenler, B747-8 model uçağın 11 Eylül’de İsviçre’nin Basel kentinden havalandığını, 12 Eylül günü Türkiye saati ile saat 00:19’da Sabiha Gökçen Havalimanı’na iniş yaptığını saptamışlardı. İsviçre merkezli şirket yetkilileri kendileriyle yapılan görüşmelerde, uçağın satıldığını doğrulamışlardı ve kendi internet sitesinde de uçağın fotoğrafının üzerine “satıldı” ibaresini koymuşlardı. Şimdi burada, asıl kafa karıştıran soruyu tekrar ediyoruz; “Bu uçak satın mı alınmıştı, yoksa hibe ve hediye olarak mı bağışlanmıştı?”

Erdoğan’a uçak saray hediye eden Katar Emiri; acaba yıllardır en ağır hakaret ve sefaletler içinde kıvranan Filistinli mazlumlara, Arakanlı mağdurlara, Suriyeli göçmen mahzunlara niye acaba hiçbir ciddi yardım elini uzatmazlardı? Bu cömertlik numarası altında hangi “dü-bara”lar (gizli oyunlar ve hesaplar) yatmaktaydı?

Van ilimizin Erciş Kazası civarındaki Celoy aşiretinin yaşlıları arasında Kürtçe bir haşlama tabir kullanılırdı: “Rahvan (hızlı ve uygun) yürüyen bir atı, ariyet ve emanet (ödünç) alanlar için ‘herhalde kaçmaya hazırlanıyor! esprisini yaparlardı. Yeri gelmişken Rahmetli Erbakan Hocamızın: “Müflis tüccar, hala zengin görünmek ve çevresine ümit vermek için, çok pahalı mekânlarda kalabalık resepsiyonlar tertipleyerek günü kurtarmaya ve iflasını saklamaya çalışırmış!..” benzetmesini de hatırlamakta fayda vardı.

Sn. Devlet Bahçeli’nin: “Katar’dan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir VIP uçak hediye edildiği iddialarıyla ilgili olarak ne söylersiniz?” sorusuna verdiği:

“O konuda benim görüşüm çok nettir. Türkiye Cumhuriyeti devleti hediye, hibe kabul etmez. Türkiye’de uçak ihtiyacı varsa, bunun piyasası neredeyse, kendi kaynaklarıyla almayı tercih etmelidir. Şu sualin cevabı da netleşmelidir. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı’nın ve devlet yönetiminin kendilerinin uluslararası ilişkilerde taşıyıcısı olarak uçaklardan ihtiyacı varsa onu satın alabilir, ihtiyaç yok ise almak zaten gereksizdir. Ama “Bu uçak bana hibe edildi. Hediye edildi... (demek rencide edicidir.)” Bu, Türk milletinin kabul edeceği bir durum değildir. Recep Tayyip Erdoğan’ın da bunu kabul etmemesi gerekirdi diye düşünüyorum.” yanıtı da oldukça önemlidir ve anlamlıdır.

Türkiye Varlık Fonu’nun Başkanı Sn. Erdoğan, yardımcısı ise Sn. Damadıydı!?

Türkiye Varlık Fonu, yapısı ve işleyişine ilişkin esaslarda yapılan değişikliğin ardından ilk yönetim kurulu toplantısı yapılmıştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığındaki toplantıya, başkan vekili olarak Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile yönetim kurulu üyeleri Selim Arda Ermut, Hüseyin Aydın, Rıfat Hisarcıklıoğlu, Erişah Arıcan, Fuat Tosyalı ve Zafer Sönmez katılmıştı. Toplantıda, yönetim kurulu üyeleri, bünyesinde bulunmayı milli bir vazife gördükleri Türkiye Varlık Fonu’ndan maaş almama kararına varmışlardı. Bu fon ile güya reel sektör yatırımlarına ve stratejik öneme sahip şirketlere finansman sağlanarak kalkınmanın hızlandırılması, yüksek ve sürdürülebilir büyüme yakalanması ve ekonomik istikrarın önünün açılması amaçlanmıştı. Türkiye Varlık Fonu, sermaye piyasalarında araç çeşitliliği ve derinliğine katkı sağlamak, yurt içinde kamuya ait varlıkları ekonomiye kazandırmak, dış kaynak sağlamak ve stratejik, büyük ölçekli yatırımlara katılmak amacıyla 2016 yılında kurulmuştu. Oysa Türkiye’nin ekonomik istikrarının arttırılması ve kalkınmasına katkı sağlamak amacıyla Temmuz 2016’da kurulan Türkiye Varlık Fonu, hiçbir işe yaramamıştı. Bünyesine dev kamu şirketleri alınan Fon, kamuya ait olan varlıkları daha etkin ve verimli bir şekilde yönetmekten ziyade; eski yönetiminin makam aracı ve maaş tespit araştırmalarıyla gündeme taşınmıştı. Türkiye’nin stratejik varlıklarını geliştirerek, öncelikli yatırımlar için kaynak sağlamak misyonuyla güya yeniden şekillendirilen Türkiye Varlık Fonu, portföyündeki her şirket için yeni dönemde 5 yıllık dönüşüm programı oluşturarak yol alacakmış… Fonun bünyesinde THY, Türk Telekom, Ziraat Bankası, Halk Bankası, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri, PTT, TÜRKSAT, Borsa İstanbul, TCDD, Türkiye Denizcilik İşletmeleri, Eti Maden, Kayseri Şeker, ÇAYKUR, Türkiye Jokey Kulübü ile mülkiyeti hazineye ait olan Antalya, Aydın, İstanbul, Isparta, İzmir, Kayseri ve Muğla’da bulunan bazı taşınmazlar bulunmaktaydı.

Cennet yurdumuz Anadolu’muzun kapılarını Aziz Milletimize açan büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın ve oğlu Melikşah’ın bilge veziri ve İmamı Gazali Hz.lerinin destekçisiNizâmülmülk, (Bu Zatın bakımsız ve ziyarete kapalı mezarı şu anda İran’ın İsfahan kentinde bulunmaktadır. İran ziyaretimizde tesadüfen oraya varılmış ve özel girişimler sonucu ziyaret imkânı sağlanmıştı.) meşhur Siyasetname kitabında ve 42. fasılda:

“Devlet görevlerinde bir kişiye iki iş vermek, iki kişiye bir iş vermekten daha sakıncalıdır. Ve hele aynı adamlara, üç-beş görev ve yetkiyi aynı anda aktarmak ise devlet işlerinin hepten aksatılmasına ve tıkanmasına yol açacaktır. Bu davranış, yüksek yöneticilerin etrafını saran fırsatçıların ve hırsız takımının işini kolaylaştıracaktır. Hatta belki de bizzat kendileri vurgun ve soygunlarını daha rahat yapmak üzere bunu yapmaktadır!?”buyurmakla çok önemli uyarılarda bulunmaktadır.

• Türkiye’de ekonomi tıkanmıştı.

• Faizin yükselmesine rağmen kurlarda düşüş sağlanamamıştı.

• Ülkemiz ve askerimiz İdlib’de bir kaosun içine çekilmeye çalışılmaktaydı.

• Katarın hibe ettiği uçak sarayın sırrı özenle saklanmaktaydı.

Ancak bunların hepsi bırakılmış, “CHP’nin İş Bankası ilişkisi” gündeme taşınıp tartışılmaya başlanmıştı.

Sn. Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha önce milyon kere gündeme gelmiş olan “CHP’nin İş Bankası’ndaki hisseleri” meselesini gündeme getirince... CHP’liler, “Yahu bu apaçık bir gündem değiştirme oyunu... Bu oyuna gelmeyelim... Bu topa hiç girmeyelim...” demek yerine; oltaya takılan balıklar gibi konunun üstüne atlamış ve kof tartışmanın malzemesi olmuşlardı.” tespit ve tenkitleri haklıydı.

Politika faizi; %17,75’ten, %24’e yükselmiş, böylece 62 milyarlık ek maliyet ortaya çıkmıştı.

TCMB, politika faizini 6,25 puanlık artışla, %24’e yükseltmişti. ‘Faizi arttır, dolar düşsün’sloganlarına özellikle reel ekonomi tarafından itiraz gelirken, faizde her 1 puanlık yükselişin, ek maliyetinin 10 milyar lira olduğuna dikkat çekilmişti. Böylece, üretim yerine faizden para kazananların hepimize yükü, 6 puanlık artışla 62 milyar lirayı geçmişti.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK), Sn. Erdoğan’ın atıp tutmalarına rağmen, politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını yüzde 17,75’ten yüzde 24’e çıkartmıştı. 6,25 puanlık artış, üretim yerine, paradan para kazananları sevindirirken üretici ve yatırımcıyı kara kara düşündürmeye başlamıştı. TCMB’nin faiz artışında belirlediği oran şimdiden farklı çevrelerde tartışılsa da asıl olarak bu kararın ekonomiye getireceği maliyet konuşulmaktaydı. Politika faizinde yaşanan her 1 puanlık artışın Hazine’ye 10 milyar liralık yük getirdiği düşünülürse, kamuya yaklaşık 62 milyar lira maliyet binmiş olacaktı.

Yüksek faiz liginde dünyada üçüncü sıradaydık.

Özellikle reel ekonomi çevreleri, beklentinin üzerindeki faiz artışını; ekonomiyi sadece dolar, avro ve borsadan ibaret gören piyasacı çevrelerin istediğinin karşılanması şeklinde yorumlamıştı. Politika faizinde gelinen yüzde 24’lük oran ile küresel piyasalarda en yüksek faiz veren ilk 3 ülkeden biri olup çıkmıştık. Yüzde 60 faiz veren Arjantin ve yüzde 25’lik Surinam’ın ardından dünyada üçüncü sıradaydık. Sermayelerini üretim ve istihdam yerine, dövizde veya banka faizli mevduatında tutanların, reel kesimin üretimi ve oluşturduğu katma değeri; yüksek faiz ve kur artışları ile sömüren mekanizmalara dönüşebileceğiuyarısı yapılmaktaydı. Yani daha fazla faiz artışı kaçınılmazdı. Üretim yapıp istihdam sağlamak yerine, alın teri dökmeden paradan para kazanan kesimlerin ekonomiyi faiz ve kur üzerinden okuyup sahte kurtuluş reçeteleri sunanlara aldanmamak gerektiği vurgulanmaktaydı.

Reel ekonomiye kur üzerinden tehdit oluşturulmaktaydı!

Nitekim geçtiğimiz aylardan itibaren bazı finans çevrelerinin sıkça gündeme taşıdığı hatta kimi zaman tehdide vardırdığı “Faizi arttır, dolar düşsün” şeklindeki söylemlere karşı “Yüksek faizle nasıl kredi çekilir ve nasıl yatırım yapılabilir” sorusu hala yanıtlanmamıştı. Çünkü AKP kafası ile faize çare bulunamazdı. Lafa bakın: “TCMB piyasaya zorunlu aşısını yaptı.” Bu iddialar safsatadan öte gerçekleri saptırmak ve halkımızı aldatmaktı. İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekip Avdagiç’in, “Merkez Bankası, faiz artışı ile piyasaya zorunlu aşısını yaptı. Sıradaki karma aşı ise Orta Vadeli Program’dır. Merkez’in bu hamlesi, reel sektör için asıl anlamını OVP hedefleri ile birlikte okunduğunda kazanacaktır” sözleri tam bir yanıltmacaydı. Dış Ekonomik Kurulu (DEİK) Başkanı Nail Olpak ise “Piyasada cari faiz oranlarında ciddi anlamda rahatsızlık duysak da piyasa, faizleriyle arası tamamen açılmış bir Merkez Bankası faiz oranının anlamını yitirdiğini düşünüyoruz. Merkez Bankası’nın aldığı bu kararın TL’deki volatiliteye olumlu etkileyeceği ortadadır” iddiaları da temelden yanlıştı.

Rahmetli Erbakan: “Merkez Bankası Hükümetten ve Milletten bağımsız ama aslında FED’e (ABD Merkez Bankasına) ve Siyonist Sermaye odaklarına bağımlıdır!” uyarısı yapmıştı.

FED bile ABD Merkez Bankası değil, Siyonist-Küresel sermayenin bir üst bankasıydı!

Yani, kendi hükümetinden bağımsız ama batılı şirketlerin ve gelişmekte olan ülkelerin piyasalarını ve bankacılığını kontrol altında tutan FED’e ve yan birimlerine biat etmiş bir "merkez bankasının" perde arkası da bir muammaydı. Peki, kuruluşundan bu yana ülkeyi az gelişmişlik sarmalında tutsa da, illa ki dümen suyunda ilerlememiz gerektiği söylenen bu FED, ABD'nin mi, yoksa Siyonist sermayenin mi bir hizmet aracıdır? Bu bankanın kime ait olduğunu söyleyerek konuyu açıklayalım. ABD ve Avrupa'da yaşayan dünyanın en zengin "iş ailelerine..." Rockefeller'lara, Goldman Sachs'lara, Lehman Brothers'lara, Rothschild'lara, Warburg'lara, Lazard'lara, Moses Seifs'lere ait bir üst bankadır. Karşılıksız Dolar basma yetkisi olan, özel bir bankadır. Yani şahane ve şeytani bir icattır. Bankanın yöneticilerinin atanması işini de görüntüde siyasi sorumluluğu olanlara vermek suretiyle, bu Siyonist tezgâhı meşrulaştırmışlardır.

Büyük şirketler bile batmaya başlamıştı.

Dev şirket Yeşil Kundura konkordato kararı almıştı. Türkiye'nin en eski ayakkabı markalarından Yeşil Kundura, konkordato başvurusunda bulunmuşlardı. Şirket hakkında karar veren mahkeme, Yeşil Kundura’yı hacizlere karşı korumaya almıştı. Üç ay geçici mühlet verilen Yeşil Kundura'nın faaliyetlerinin denetimi için de iki kişilik konkordato komiser heyeti atanmıştı.

HOTİÇ Ayakkabı’nın Eylül 2018 başında yaptığı konkordato başvurusu sonrası ayakkabı sektörünün bir diğer önemli oyuncusu Yeşil Kundura Sanayi A.Ş. de, yaşadığı mali darboğazı aşamayınca mahkemeye başvurmak zorunda kalmıştı. Yeşil Kundura Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Kızanlıklı, mahkemeye yaptıkları başvurunun gerekçesine ilişkin şunları aktarmıştı: “Son dönemde, ülkemizde Dev şirketten flaş karar: Yeşil Kundura konkordato istedi. Yaşanan; yüksek faizlerin uzun vadeli yatırımlara imkân vermemesi, TL’de yaşanan değer kaybı neticesinde satışların giderek düşmesi, ithal girdilerin kurdaki dalgalanmalardan etkilenmesi ve bunun gibi birçok olumsuz ekonomik gelişme nedeni ile, kısa vadeli ödemelerimizde yaşanan güçlükleri bertaraf etmek, ticari faaliyetlerimizi sürdürebilmek, müşterilerimizin, tedarikçilerimizin, bayilerimizin ve diğer iş ortaklarımızın bu zorlu süreçten daha da olumsuz etkilenmesini önlemek amacı ile Av. Ertuğrul Kılınç aracılığı ile konkordato başvurusu yapma kararı almış bulunmaktayız.”

Erdoğan’dan: “Esrar tüccarı mısınız?” çıkışı da tutarsızdı. Özellikle faiz konusundaki hassasiyetim aynıdır, değişen bir şey yoktur. Merkez Bankası bağımsız, dolayısıyla o kendi kararını kendisi alır o ayrı. Bunun dışında özel sektöre ait bankalar var. Bu bankalar neye göre hareket ediyor, Merkez Bankası’nın açıkladığı karara bakıyor. Onlar da bu karara göre bakıyorsunuz 50’lere varan şu anda faiz uygulaması var. Ben esnaf kardeşlerime soruyorum. Allah aşkına bana söyler misiniz, içinizde öyle yüzde 50 kârlılıkla çalışan, kazanan var mı? Bu ancak esrar, eroin tüccarlarında olur. Bu gerçek ortada olduğuna göre, faiz denilen bu sömürü aracını kullanmaya asla aracı olamayız, vesile olamayız. Türkiye’nin en büyük avantajı, sorunların finans kesiminden kaynaklanmıyor olmasıdır. Bankalarımız şu anda tüm göstergeleriyle sapasağlam ayakta. Paranın ürkek olması finans kesimini aşırı ihtiyatlı davranmaya itiyor. Ama seni ayakta tutan reel sektör. Parayı kime satacak, reel sektöre satacak. Reel sektöre parayı satacağına göre müşteriyi öldürme, müşterini ayakta tut, ona yol göster, otur, konuş. Ona göre adımı at. Kur, faiz ve enflasyon dalgalanması istikrara kavuştukça, finans kesimi daha cesur hareket etmeye başlayacaktır. Faiz ve enflasyonu bir sebep-netice ilişkisi olarak masaya yatırdığınız zaman faiz sebeptir, enflasyon neticedir. Ama yok ‘Enflasyon sebeptir, faiz neticedir’ diyorsan bu işi bilmiyorsun arkadaş. Zira faizin oranını sen tespit edersin ama enflasyon o akışta kendiliğinden oluşur. Enflasyonunun oranını bankalar belirler mi? Hedefimiz üretimi, verimliliği ve tasarrufu esas alan bir ekonomik anlayışı yerleştirerek, yaşadığımız sıkıntıların üstesinden gelmektir. Böyle dönemlerin en önemli hastalığı fırsatçılıktır. Bankalar kredi faizlerini aşırı şekilde yükselterek ve kredi musluklarını kısarak, reel sektör fiyatlarını şişirerek, yangının üstüne körükle giderlerse, bundan herkes zararlı çıkar. İnanın bu dönemde döviz bahanesiyle, dolarizasyonla sattıkları ürünle hiç alakası olmadığı halde 1’e 3, 1’e 5, 1’e 10 zam yapanlar, iflah olmayacaklardır.” diyen Erdoğan bu palavra politikasıyla ekonomiyi iflastan kurtaramazdı!

Ekonomideki darboğazın ve üretimsizliğin sebebini İstanbul’un Sanayi Odasının başkanı açıklamıştı: Kârın yarısı faize aktarılmaktadır!

İstanbul Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan“Bizim sanayi sektörü ne yazık ki binbir zahmetle, emekle kazandığı kârların yüzde 50-60’ını faize veriyor. Böyle bir finansman pahalılığı ve maliyetinde siz ne kadar şevkle, gayretle, sanayi işi yapsanız da, cebinizdeki paranın yarısı kalmıyor. Kalan parayla da ne kadar yatırımı kendi öz kaynağınızla besleyebilirsiniz?” şeklinde yakınmıştı.

Bazı fırsatçılar da devleti dolandırmaktaydı!

Türkiye’nin önde gelen içki ithalatçılarından Bt Pazarlama A.Ş. yaşadığı mali sıkıntıyı aşamayınca mahkemeye başvurmuşlardı. Mahkeme, 41 milyon liraya yakın borcu olan şirketi hacizlere karşı korumaya aldı, üç kişilik geçici konkordato komiser heyeti atanmıştı. Aynı zamanda İstanbul’un gözde eğlence mekânı Sorti’nin de eski ortaklarından Burak Türeci, bir kez daha mahkemeden ‘koruma’ talebinde bulunmuşlardı. Şirket adına, İstanbul Anadolu Asliye Ticaret Mahkemesi’ne 3 Nisan günü başvuruda bulunulmuş ve iflas ertelemenin kaldırılması sonrası yerine gelen ‘Kurtarma Anlaşması’ talep edilen şirketin faaliyetlerinin yürütülmesi için mahkemeden süre talebinde bulunmuşlardı. Mahkemeye yapılan başvuru dosyasında yer alan bilgilere göre şirketin 40 milyon 881 bin 283 lira borcu vardı. Söz konusu borca karşılık şirket varlıklarının değeri ise 26 milyon 765 bin 592 liraydı. Mahkeme, yapılan başvuru ve sunulan konkordato projesi sonrası 6 Nisan günü kararını açıklamıştı. Mahkeme, 11.5 milyon lira sermayeli Bt Satış Pazarlama ve Tic. AŞ (Bt Pazarlama AŞ) için 3 ay süre ile geçici mühlet kararı almıştı. Bu kararla birlikte, şirkete yönelik olası hacizler ihtiyati tedbir yolu ile durdurulacaktı. Mahkeme, kararla birlikte 3 kişilik konkordato komiseri heyeti atamıştı. 16 yıl önce kurulan Bt Pazarlama, içki ithalatında pazarın önemli oyuncuları arasında yer almaktaydı. Şirket, dünyaca ünlü bir dizi içki markasının Türkiye temsilcisi konumundaydı. Bir dönem eski adı Laila olan gözde eğlence mekânı Sorti’nin de ortağı olan Türeci, Margaux ismi ile de restoran açmıştı.

10 Eylül’den itibaren başlayan altın tahvil ve lira sertifikası günü kurtarma hesaplıydı!

Yastık altındaki altınların ekonomiye kazandırılması ve yatırımcı tabanının genişletilmesi için Hazine ve Maliye Bakanlığı tekrar altın tahvili ile altına dayalı kira sertifikası çıkarma kararı almıştı. 10 Eylül’de talep toplama işlemleri başladı, altınını yatırana her 6 ayda bir altın fiyatına endeksli yüzde 1.20 getiri sağlanacaktı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı, finansman araçlarının çeşitlendirilmesi, yatırımcı tabanının genişletilmesi ve yastık altında bulunan altınların ekonomiye kazandırılması bahanesiyle 10 Eylül’den itibaren, Türkiye genelinde etaplar halinde iki yıl vadeli altın tahvili ve altına dayalı kira sertifikası talep toplama işlemleri ve ihracı gerçekleştirileceğini açıklamıştı. Bakanlıktan yapılan yazılı duyuruda, senetlerin ilgili etaba ilişkin talep toplama dönemini takip eden hafta çarşamba günleri yatırımcıların hesaplarına aktarılacağı, yatırımcısına her altı ayda bir altın fiyatına endeksli yüzde 1.20 (yıllık yüzde 2.40) getiri sağlayacağı vurgulanmıştı. Getiriler ise yatırımcıların hesaplarına TL cinsinden yatırılacaktı. Altına dayalı kira sertifikası, Ziraat Bankası ve Ziraat Katılım şubeleri; altın tahvili ise sadece Ziraat Bankası şubeleri aracılığı ile satışa sunulacaktı. Açıklamada, yatırımcıların vade sonunda anaparalarını 1 kilogramlık külçe altın veya Darphane tarafından üretilen çeyreklik Cumhuriyet ziynet altını olarak talep etmeleri durumunda, bu taleplerini her bir etap için geçerli olan fiziki altın talep etme dönemlerinde Ziraat Bankası’na/Ziraat Katılım Bankası’na başvurarak iletmeleri gerektiği hatırlatılmıştı. Sadece günü kurtarmaya yönelik bu adımlar da halkı oyalayıp aldatmaktan başka işe yaramayacaktı!

Halkbank’ta skandal! Ucuza dolar kimlere satılmıştı?

31 Temmuz 2018 gecesi Halkbank'ın internet sitesinde dolar kuru 3.72, Euro kuru ise 4.32 olarak yansıtılmıştı. Sosyal medyadaki kullanıcılardan bazıları, Halkbank'ın gösterdiği düşük kurlardan döviz alımı yaptığını açıklamıştı. Halkbank'ın Twitter hesabında konuya ilişkin olarak yapılan açıklamada "Müşterilerimiz ve bankamız zarara uğramadı" denilip üzeri kapatılmaya çalışılmıştı. Halkbank durumun sistemsel bir arızadan kaynaklandığını açıklamış ve Saat 23:30 sularında kurlar normale taşınmıştı. Halkbank söz konusu saatlerde yapılan dolar işlemlerinin geçerli olmadığını da daha sonra yaptığı bir açıklama ile duyurmuşlardı.

Halkbank'ın, doları 3,72'den satıldığını gösterdiği sırada gerçek kur 6,55'ti. 4,32'den gösterilen Euro ise 7,62'den satılmaktaydı. Anlam verilemeyen kur farkının sitede gösterilmesinden bir süre sonra halkbank.com.tr‘ye erişim sağlanamamıştı. Öte yandan bankanın müşteri hizmetlerine de kısa bir süre ulaşılamamıştı. Bu sırada sosyal medyadaki kullanıcılardan bazıları bu kurlar üzerinden Dolar ve Euro satın aldıklarını açıklamıştı. Döviz satın aldığını iddia edenler arasında işlem dekontunu paylaşanlar da vardı. İlerleyen saatlerde Halkbank'ın kurumsal Twitter hesabından konuya ilişkin bir açıklama yapılmıştı.

"Döviz kurlarının sisteme aktarılmasında kullanılan dış kaynaklı üçüncü parti bir yazılımda meydana gelen sistemsel ve operasyonel bir hata nedeniyle, 31 Ağustos 2018 günü akşamı piyasa kapanışı sonrasında, kısa bir süre için bankamız döviz kurları olması gerekenden farklı olarak yayınlanmış ve internet şubesi üzerinden hatalı kur seviyelerinden kısıtlı işlem yapılabilmiştir. Söz konusu işlemlere derhal müdahale edilerek, müşterilerimizin ve bankamızın zararına hiçbir şekilde sebebiyet verilmemiştir."

ABD'nin Arizona Eyaleti'nde yaşayan 80'lerin popüler İslamcı yazarı, Adnan Oktar şarlatanı için “o benim öğrencimdi” diyen Edip Yüksel, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve eski Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın eski avukatı Faik Işık'ı Erdoğan adına yüz milyonlarca dolar çalmakla suçlamıştı.

Edip Yüksel kişisel Twitter hesabından, "az önce güvenilir bir kaynaktan öğrendim. Faik Işık, Remzi Gür ve Maksut Serim adındaki proxyler Tayyip adına dışarıya yüz milyonlarca dolar çalmışlar. En son Halkbank soygunu hakkında muhtemelen bir bildikleri vardır" iddialarını gündeme taşımıştı. Çünkü Halkbank sitesinden bir gece döviz kurlarını takip edenler şaşkınlığa uğramıştı. Sitede dolar 3,72'yi, avro ise 4,32'yi göstermekteydi, oysa gerçek rakamlar nerdeyse bunların iki katıydı. Halkbank'ın sitesine gece yarısı erişim sağlanamazken, müşteri hizmetleri numaralarından da görüşme yapılamamıştı.

Faik Işık ise, Edip Yüksel'in bu iddialarına karşı kişisel Twitter hesabından sert bir açıklama yapmış ve Edip Yüksel’i yalanlamıştı![4]

Tarım ve Hayvancılığın kısırlaştırılıp zayıflatılması

Kırmızı et ve canlı hayvan ithalatına alışan Türkiye’de, ihtiyaç sahiplerine dağıtılacak etler bile artık ithal edilmeye başlanmıştı. Et ve Süt Kurumu’ndan sonra yardım kuruluşlarına da ilk kez et ithalat izni çıkarılmıştı ve Türk Kızılay'ı Türkiye'de ihtiyaç sahiplerine dağıtacağı eti gümrüksüz bir şekilde dışarıdan alacaktı.

Bugüne kadar sadece Et ve Süt Kurumu’na verilen et ithalat izni, ilk kez yardım kuruluşlarına da verilmeye başlanmıştı. Yardım kuruluşlarına 31 Aralık 2018’e kadar gümrüksüz ve ithal etler tebliğinde istenen sağlık ve teknik şartlardan muaf tutularak koyun, keçi ve sığır eti ithal edebilme izni çıkmıştı. Yardım kuruluşlarının ithal edeceği et miktarına bir kota da konulmamıştı. İthalat yetkisi bütün yardım kuruluşlarına verilmiş gibi görünse de söz konusu ithalat yetkisinden sadece Türk Kızılay’ının yararlanacağı anlaşılmıştı.

Üstelik bu ithal edilecek etlerde tebliğ şartları da aranmayacaktı!

AKP hükümetinin tarım ve hayvancılık politikası tamamen iflas etmiş durumdaydı. Tarım ve hayvancılığın desteklendiği yönünde bir algı oluşturulmaya çalışılırken, diğer yandan ülke hayvancılığının tamamen bitirilmesi için her türlü yanlış politika uygulanmaktaydı. Et ve Süt Kurumu’ndan sonra Türkiye’de ilk kez yardım kuruluşlarına da et ithalatı için izin verilmesi bir skandaldı. 20 Ağustos’ta Resmî Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlanan yönetmelik ve tebliğ değişikliği ile yardım kuruluşları da et ithal edebilecek konuma taşınmıştı. Skandal bununla da bitmiyordu. Yardım kuruluşlarının yapacağı et ithalatı, “Sığır Eti İthalatında Sağlık ve Teknik Şartların Belirlenmesine İlişkin Tebliğ”e tabi olmadan yapılacaktı. Yani yardım kuruluşlarının yapacağı et ithalatını kolaylaştırmak için bakanlık bunlara özel teknik ve sağlık şartnamesi hazırlayacaktı.

Hatırlayacaksınız AKP’li dönemde et fiyatlarında bir artış yaşandı mı hemen ‘et spekülatörleri’ diye ‘hayali bir suçlu’ ortaya atılırdı. Özellikle Tarım Bakanları bu kavramı ısrarla kullanırlardı. Ancak kamuoyu günlerce ‘et spekülatörleriyle’ meşgul edilmesine rağmen, bu et spekülatörleri ne açıklanır ne de bunlarla ilgili bir işlem yapılmazdı! Fakat Bakanlar; bu oyalamalarla kendi yanlış politikalarının tartışılmasının önüne geçmiş olur ve işin acı tarafı sözde‘et spekülatörlerini’ terbiye etmek için de ‘ithalat lobisinin’ eli rahatlatılmış olurdu! ‘Et baronları’ meselesi de bunun gibi bir şey… Kimdir bu ‘Et Baronları?’ çıkıp açıklasınlar diye beklenirdi ama kimse açıklayamazdı.

Öyle ki son iki ay içinde döviz kurlarında yaklaşık yüzde 50 devalüasyon yaşanmıştı. Geçen yıl 40 lira olan yem, bu yıl 80 liraya çıkmıştı. Elektrik, doğalgaz, mazot fiyatları artmıştı. Yani üreticinin bütün girdi maliyetleri neredeyse ikiye katlamıştı, ama et fiyatları 10 lira arttı diye kıyamet koparılmaktaydı! Daha iki ay önce marketten aldığımız 19 litrelik su, 7 liradan 12 liraya çıkmıştı. Su firmalarının maliyet giderleri nedir de su fiyatları iki ayda yaklaşık yüzde 100 artmıştı?[5] Maalesef kimse de buraları sorgulamıyordu. Ancak ne gariptir, bırakın maliyet giderlerini gecesini gündüzünü yaptığı işe ayıran üreticinin kestirdiği hayvanın fiyatı 3 kuruş arttı mı hemen birileri ‘vay et fiyatları nasıl artar’ diye devreye giriyordu!

Uygulanan yanlış ekonomik politikalar bizi hayvancılıkta da dışa bağımlı hale taşımıştı. Bu da yetmezmiş gibi ithal ettiğimiz hayvanların da çoğu hastalıklıydı. Yüksek et fiyatları nedeniyle vatandaş eti sofrasında göremezken, görenler de hastalıklı hayvan tehdidiyle karşı karşıyaydı!

Yüksek et fiyatlarını düşürme gerekçesiyle önü açılan et ithalatı, hem et fiyatlarını düşürmedi hem de başka sıkıntılara neden olmaktaydı. Sığır ithalatında Avrupa’da birinci, dünyada ise ikinci sırada olan Türkiye’de, ithal edilen hayvanların çoğunda türlü türlü hastalıklar çıkmaya başlamıştı. Halkın sağlığını tehlikeye atan hastalıklı ithalata her gün bir yenisi ekleniyordu. Polonya, Sırbistan, Brezilya ve Rusya dâhil olmak üzere toplam 26 ülkeden et ithal eden Türkiye ‘ithalat hastalığı’ ve ‘hastalıklı ithalat’ kısır döngüsünde gidip geliyordu. Yaşanan onca skandalın ardından, Ankara Gölbaşı’nda bulunan Et ve Süt Kurumu’na bağlı bir çiftlikte Brezilya’dan getirilen 4 bin büyükbaş hayvandan birçoğunun şarbon nedeniyle telef olması gözleri yeniden et ithalatına çevirmiş durumdaydı.

Türk Veteriner Hekimler Birliği Başkanı Dr. Talat Gözet’e göre: Bu kadar hayvan ithal edilirse hastalık kaçınılmazdı ve İstanbul Şarbon vakası ile sarsılmıştı!

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli; “22 kişiden 13’ü Bakırköy Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne, 9 kişi de Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne başvurmuş. Sadi Konuk’a başvuranlardan 6’sı hemen taburcu olmuş; 4 tane vatandaşımızın el ve bileklerinde lezyonlar tespiti ile bir deri şarbon şüphesi var. Hayvanların satın alındığı işletmenin 10 Km. etrafındaki 3 bin 500 hayvan tedbir için aşılanıyor” açıklamasını yapmıştı.

AKP iktidarlarında Türkiye’nin kâğıt üreten 2 fabrikasından birisi kapatılmıştı, diğeri ise müze yapılmıştı! Yani Türkiye, gazete ve kitap kâğıdında da tamamen dışa bağımlıydı!

Türk basın yayın sektörü, son zamanlarda büyük bir sıkıntı yaşamaktaydı. Hem ham maddede, yani gazete ve kitap kâğıdında tamamen dışa bağımlı olunması, hem de döviz kurundaki fahiş artışlar sektörü zora sokmaktaydı. Bazı yerel ve ulusal gazeteler yayınlarına ara vermek zorunda kalırken, bazı yayınevleri de baskılarını durdurmak zorunda kalmıştı. Hâlihazırdaki kâğıt fabrikaları ise ya kapatılarak ya da müze yapılarak üretimden çekilmiş durumdaydı. Söylenecek tek söz vardı: Kâğıttaki dışa bağımlılığın ilacı yerli üretimi yeniden başlatmaktı!

Sektörde hayat durma noktasındaydı!

Gazete kâğıdı fiyatları birkaç sene önce 600 dolar seviyelerinde bulunurken, bugün 900 dolara çıkmıştı. Bu da yetmezmiş gibi dolar kuru 2 liradan 6,20’ye kadar fırlamıştı. Dolayısıyla kâğıt fiyatlarında 3-4 senelik süreçte neredeyse 3 kat artış sağlanmıştı. Kâğıt fiyatının dolara bağlı olarak 3 kat artmasının ardından, bazı gazeteler tamamen dijitale geçerek yazılı yayın hayatına son vermek zorunda kalmıştı. Bazıları kâğıt sıkıntısı nedeniyle yayınına 3 gün ara verirken, eklerini kapatanlar bile vardı. Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın kurduğu Balıkesir SEKA Kâğıt Fabrikası ve İzmit SEKA Kâğıt Fabrikası, yıllarca Türkiye’nin gazete ve kitap kâğıdı ihtiyacını karşılamıştı. Balıkesir SEKA Kâğıt Fabrikası, 2003 yılında özelleştirilirken, 1934’te kurulan Kocaeli SEKA Kâğıt Fabrikası da 2005’te kent parkı ile müzeye dönüştürülmüş durumdaydı. Bugün Türkiye gazete ve kitap kâğıdı konusunda tamamen dışa bağımlı kılınmıştı.Özetle, Türkiye’mizin yeniden toparlanıp ayağa kalkmasının, birinci ve en önemli şartı, bu tahripçi ve taklitçi AKP zihniyetinden kurtulmaktı.

AKP’nin ahlaki ve ailevi tahribatları!

Mersin, amatör futbol kulübünde yaşandığı iddia edilen taciz skandalı ile gündeme taşınmıştı! Kulüpte antrenör olarak görev yapan M.E.'nin, bundan yaklaşık 5 ay önce, 13 yaşındaki bir öğrencisine cinsel tacizde bulunduğu iddiası ortalığı karıştırmıştı. Cinsel tacize maruz kalan futbolcu adayı, olayı ailesine anlatmıştı. Ailesinin şikâyeti üzerine harekete geçen polis, soruşturma başlatmış, gözaltına alınan antrenör, nöbetçi mahkeme tarafından tutuklanmıştı. Bu olay, Mayıs ayında Galatasaray Teknik Direktörü Fatih Terim’in, futbolda yaşanan çocuğun cinsel istismarı ile ilgili yaptığı uyarıları hatırlatmıştı.Maalesef çeşitli spor dallarına hazırlık programlarında çocuk istismarının yaygınlaştığı bir süreç yaşanmaktaydı.

Artık yakın akrabalarına, hatta öz kızına-oğluna tecavüz ahlaksızlıkları bile artmaya başlamıştı!

MTV ve Eurosport gibi televizyon kanallarının Türkiye temsilcisi ve medya dünyasının ünlü ismi, iş adamı Fatih Oflaz öz kızına istismar suçlamasıyla 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. MTV, Eurosport gibi birçok eğlence ve tematik kanalın Türkiye temsilcisi olan Fatih Oflaz 17. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 22 yıl 6 ay hapis cezası almıştı. Mahkeme Oflaz’ı öz kızına yaklaşık 7 yıl boyunca cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle suçlu bulup tutuklamıştı. Mahkemede hem kızının hem de "evet kızımı istismar ettim" itirafında bulunduğu psikiyatristin anlattıkları mide bulandırmıştı. İşin daha vahim tarafı Türkiye’de ve özellikle AKP iktidarı sürecinde bu ahlaksızlığın çoğalmasıydı.

AKP iktidarları boyunca ahlâk 'sınır'ı aşılmıştı!

LGBTİ hastalığına kapılmış sapkınlar, İstanbul’da yine ahlâksızlık kusmaya hazırlanmıştı. 25 Haziran-1 Temmuz arasını “Cinsel Kurtuluş Haftası” ilan eden eşcinseller, “çok eş, çok aşk, çoklu cinsellik” adıyla 50’yi aşkın program düzenlemeye kalkışmıştı. Bu da yetmezmiş gibi, Kadıköy ve Taksim’de yürüyüş yapmayı planlayan sapkınlar, valilikten gelecek onayı bekliyorlardı. Bu arada, bazı etkinliklerin Çağlayan ve Anadolu Adliyesi’nde yapılacak olması da mide bulandırıcıydı.

Bütün bu sapkınlıklar bir nevi topluma kabul ettirilmeye çalışılmaktaydı!

2018’de 26’ncısı gerçekleştirilecek rezil etkinliklere LGBTİ örgütleri, aktivistler, sendikalar, çeşitli öğrenci grupları ve bazı siyasi partiler de katılacaktı. Bu yılki rezaletlerin teması olarak “sınır” belirlenirken, türlü sapkınlar ve ahlaksızlıklar, “atölye çalışması”, “panel”, “söyleşi”, “film gösterimi” ve “parti” şeklinde sergileneceği konuşulmaktaydı.

Van’da Hristiyanlık ayininden sonra şimdi de Gençlik Festivali tahribatı!

Van’da yozlaştırma çalışmaları artırılmıştı. Akdamar Kilisesi’nde ayin yapılacağı belirtilen tarihte aynı bölgede ilk kez ‘gençlik festivali’ adı altında rezaletin sergileneceği ortaya çıkmıştı. Rezalet etkinlikte ahlaki ve manevi değerlerimize dinamit yerleştirileceği belirtilirken, festival reklamlarında Akdamar Kilisesi’nin ön plana çıkartılması kafa karıştırıcıydı.

Ülkemizde yozlaştırma çalışmaları hızla artmaktaydı. Van’da yaşanan olaylar dikkat çekerken, bölgede ‘etkinlik’ adı altında birçok rezalete imza atılmaktaydı. Akdamar Kilisesi ilk ayinini gerçekleştirmeye hazırlanırken, aynı tarihlerde ahlaki ve manevi değerlerimize darbe vuracak ‘Gezgin Fest Van’ etkinliğinin tertipleneceği ortaya çıkmıştı. Ayin tarihi ile festival tarihi aynı günlere denk gelirken, festival reklamlarında Akdamar Kilisesi’nin ön plana çıkartılması dikkatlerden kaçmamıştı. Gençlerde kültürel ve ahlaki erozyonlara neden olan festival sayısı her geçen gün artmaktaydı. 7-8-9 Eylül tarihlerinde Van’ın Gevaş ilçesinde ‘Gezgin Fest Van’ adı altında çeşitli rezaletler yapılacaktı. Ahlaki ve manevi değerlerimize dinamit yerleştirilecek olan festivalde, dini değerlerimize karşı çıkan birçok isim de sahne alacaktı. Festivalde tüketilecek alkol miktarı dudak uçuklatırken, gençlerimizin düşeceği içler acısı duruma karşı çıkan dini hassasiyetleri yüksek Van halkının tepkisine ve festivalin iptal edilmesini isteyen talebine, yetkililer maalesef kulak tıkamıştı.

AKP iktidarının FETÖ belasına rağmen “Dinlerarası Diyalog” ifsadı

“Şeriatsız İslam, Ilımlı Müslüman” projesiyle dinlerarası diyalog ifsadının Türkiye ayağı olan FETÖ’nün gerçek yüzü ortaya çıkmasına rağmen,“dinlerarası diyalog” safsatası, insanlarımızı zehirlemeye devam ediyordu. İlk kez Mehmet Nuri Yılmaz’ın Diyanet İşleri Başkanı olduğu dönemde kurulan Dinlerarası Diyalog Dairesi’nin ismi “güncellenmiş” ve Dinler ve Kültürler Arası İlişkiler Daire Başkanlığı olarak konulmuştu. Sözün özü; ifsad projesi aynı kalırken, sadece isim değişiyordu.

Diyanet’in resmi internet sitesinde yer alan Dinler ve Kültürler Arası İlişkiler Daire Başkanlığı’nın görevleri bölümünde skandal ifadeler yer alıyordu. Görevlerin birinde, “Farklı din mensupları arasında barış ve hoşgörü kültürünü yaygınlaştırmayı amaçlayan ulusal ve uluslararası etkinlikler düzenlemek, yurt içinde ve yurt dışında düzenlenen etkinliklere temsilci gönderilmesi ile ilgili işleri yürütmek” ifadelerine yer verilirken; bu görev tanımı, akıllara FETÖ’nün Türkçe Olimpiyatları’nı getiriyordu. Yani“Ümmetinin bağrına saplanan zehirli hançer” devam ediyordu!

İslam’a ve Müslümanlara dayatılan bu ifsad çalışmasıyla Antalya’da açılan “Dinler Bahçesi”, Şanlıurfa’da düzenlenen “Hz. İbrahim’in Yolu” konferansları, Fransa’da açılan eşcinsel cami, “İbrahimi Dinler” aldatmacası derken, kilise ile cami ortak bir mekânda buluşturulmuştu.

Gençlerimiz arasında DEİZM sapkınlığı yaygınlaşmaktaydı!

AKP iktidarlarında ülke gündemimizi sadece ekonomik konular meşgul ediyordu. Döviz ve altındaki fahiş artışlar, birbiri ardına gelen zamlar, kapatılan işletme ve fabrikalar derken yine aile, genç nesil, eğitim sistemi ve gündelik hayatın gerçekleri gibi sosyolojik temelimizin ana değerleri göz ardı ediliyordu. Biz bu değerleri unuttuk derken diğer taraftan akıllara zarar yaralar açılıyordu. Mesela deizm denen bir yaramız giderek derinleşiyor, ama iktidar ilgisizlik içerisinde izlemekten başka hiçbir şey yapmıyordu. Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede nasıl oldu da yeni nesil bu çağ dışı inanç sistemini günden güne daha da benimser hale geldiği üzerinde durulmuyordu. Durum o kadar vahim ki, bugün dindar neslin yetişme merkezi olarak değerlendirilen İmam Hatip okullarında dahi deizm akımının ilgi görmeye başladığı konuşuluyordu.

Deizm; genel olarak evren, dünya ve içerisindekileri yaratan, ama bunun dışındaki işleyişe karışmayan bir tanrı inancı olarak tanımlanıyordu. Bunlar aklı merkeze alıyor, vahyi de inkâr ediyordu. Tanrı dışında manevi olarak ifade edilen ne varsa reddediliyordu. İnsanın aklı ile her şeyi bulup, düşünüp, değerlendirileceği savunuluyordu. Deizm kavramı ilk defa 17. yüzyılda İngiltere’de kullanılmaya başlanıyordu. Terim Latince Tanrı anlamına gelen Deus sözcüğünden türetiliyordu.

Peki toplumun %99’unun Müslüman olduğu ülkemizde yani, son Hak din olan, vahye, aklı selime ve müsbet bilime dayalı Tevhid inancına sahip; hak, hukuk ve adalet başta olmak üzere insanlığın tüm ihtiyaçlarına en yerinde ve yeterli cevapları sunan, kâmil ve şamil bir din olan İslâm’ın hâkim olduğu topraklarda insanlarımız nasıl deizmeyönelebiliyordu? Aslında biraz düşünüldüğünde cevabını bulmak çok da zor olmuyordu.[6]

Adnan Oktar'ın arşivi nerede kalmıştı?

Harun Yahya çizgisinden saptırıldıktan sonra Adnan Oktarcı’lar da “Allah’a inan, gerisini kafana göre uyarla!” mantığıyla bir nevi Deizme kaymışlardı. Adnan Oktar örgütüne yönelik başlatılan operasyon birdenbire gündemden çıkarılmış ve medyanın ilgisi azalmıştı. Siyasetçilerden de hâlâ çıt çıkmamıştı... Sadettin Tantan'ın İçişleri Bakanlığı döneminde başlattığı operasyonun neden yarım kaldığı, eski AKP İstanbul Milletvekili Emin Şirin'in ısrarla bu irin çetesinin üzerine giderken neden yapayalnız bırakıldığı şimdi daha iyi anlaşılmaktaydı.

Hâlbuki bu Adnan hoca meselesi çok daha derin ve kirli bir yapılanmaydı. Bir kere FETÖ ile iş birliğinin ortaya çıkarılması lazımdı. 98'de 'FETÖ'yü ilk ben yazdım ben ortaya çıkardım' diyen Adnan hocanın bu kirli kumpaslarda güya delil toplamada ya da delil imal etmekte FETÖ ile nasıl bir iş birliği içinde olduğunu görmemiz lazımdı. Bunun bir uzantısı Adnan hocadan çıkan ve ifade veren bir hanım kızımızın basına da intikal eden bir polis ifadesi vardı. Orada, Zarrab davasının bilirkişilerinin FETÖ tarafından organize edilip, Türkiye'ye yollandığını, bu organizasyonu Adnan Oktar'ın yaptığını ve CHP'deki bazı kişilerle görüşüp bilgi aldıklarını anlatmıştı. Bir başka konu bunun siyasi ayağı ve şantaj baskısıydı. Biliyorsunuz FETÖ konusunda nasıl olduysa 15 Temmuz'dan 2 sene geçmesine rağmen siyasi ayağa hiç dokunulmamıştı. Devlet Bahçeli'nin ısrarla hatırlatmalarına rağmen bunun üstü kapatılmıştı. Ayrıca Adnan Oktar'ın çok ciddi bir kirli arşiv tuttuğubilindiği halde bunlar da konuşulmamaktaydı. Bu arşivin içinde kimler var kimler yok bilmiyoruz, ama önemli ve tehlikeli bulduğumuz konu bu kirli arşivin bir kopyası FETÖ'ye veya dışarıya çıkartılmış olmasıydı. Onun için burada ne kadar temizlik yaparsanız yapın, arşivin bir kopyası iş birliği yaptığını düşündüğümüz FETÖ'de ise onun sonunda ne olacağını görmemiz lazımdı. Yani şu anda ürkütücü bir sessizlik vardı. Bu sessizlik ciddiyetten mi, yoksa tavsamadan mı kaynaklanmaktaydı? İktidarın kirli çamaşırlarını deşifre edecek belgeler ve kayıtlar imha edilmeye mi çalışılmaktaydı?

Mafyacılık yeniden mi hortlamıştı?

Alaattin Çakıcı tarafından tehdit edilen 7 gazeteci arasında bulunan eski AKP yandaşı Hakan Albayrak çığlık atmaya başlamıştı!

Karar gazetesi yazarlarını hedef alan bir açıklamaya imza atan Kırıkkale Keskin T Tipi Kapalı Cezaevi'nde hükümlü Alaattin Çakıcı, kendisi adına açılmış ‘alaatincakiciresmi’ isimli Instagram hesabında yer alan ve daha sonra silinen imzalı mesajında, “Ömrüm boyunca zarar vereceğim adama hep önceden haber verdim!” diyerek bazı gazetecileri açık isimleriyle tehdit etmeye başlamıştı. Tehdit edilen isimler arasında bulunan Karar yazarı Hakan Albayrak, 30 Haziran 2018 tarihli "Teşekkür" başlık yazısında, "Devletin alacağı tedbirlerin dışında ne yapılabileceğini bilmediğim için ben şahsen işime bakıyorum. Tevekkültü Al’Allah." demek zorunda kalmıştı.

Kırıkkale Hastanesi doktorlarına Çakıcı operasyonu yapılmıştı.

Kırıkkale Yüksek İhtisas Hastanesi’ne, organize suç örgütü lideri olmaktan hükümlü Alaattin Çakıcı operasyonu yapılmıştı. Çakıcı’ya ‘helalleşme izni’ni de içeren, alışılmışın dışında bir sağlık raporu düzenleyen Başhekim Tekin A. ile raporda imzası bulunan 6 uzmanın da aralarında olduğu 21 doktor, ‘evrakta sahtecilik yapmak’tan gözaltına alınmıştı. Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Yüksek İhtisas Hastanesi’nde, ‘evrakta sahtecilik’ iddiası üzerine soruşturma başlatılmıştı. Alaattin Çakıcı’ya verilen süresiz sağlık raporunun ardından, açığa çekilen eski başhekim Tekin A. ile Çakıcı raporunda imzası bulunan 6 uzman doktor dahil 21 hekim gözaltına alınmıştı.

Menfaat sağlama iddiası

Şüpheliler hakkında Çakıcı’ya verdikleri süresiz sağlık raporu ile sağlık tetkikleri raporlarında oynama yaptıkları, bilimden uzak usulsüz rapor hazırladıkları iddiaları vardı. Şüphelilerin Çakıcı’nın yanı sıra, farklı kişilere de menfaat sağlayarak sahte rapor hazırladıkları, sağlık raporları verdikleri, kurul raporları hazırladıkları da konuşulmaktaydı. Hastane için yapılan alım-satım işlerinde de usulsüz raporlar hazırlandığı, ihtiyaç olmayan malzemeler alınarak devletin zarara sokulduğu, alınmayan birçok malzemenin alınmış gibi gösterilerek evrak üzerinden sahtecilik yaptıkları saptanmıştı.

Bu arada Rusya İdlib’e saldırıp kışkırtıyor, ABD ise tehdit ediyordu. Böylece Siyonist oyun açığa vuruluyordu!

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov İdlib’le ilgili yeni açıklamalar yapıyordu. Ryabkov, “Rusya İdlib’de hedefi belli operasyonlar yapıyor” diyordu. ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Haley de, “İdlib’de kimyasal silah kullanılana kadar kenarda durup beklemeyeceğiz” diyordu. İran Dışişleri Bakanı Zarif ise Trump’ın bulanık ortamı kendi iç siyasi hedefleri için kullanmak istediğini söylüyordu.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, İdlib’deki sorun çözülmeden Suriye’nin normalleşemeyeceğini savunuyordu. Ryabkov, “Rusya İdlib’de hedefi belli operasyonlar yapıyor. İdlib’deki sorun çözülmeden Suriye normalleşemez. İdlib’deki durumla ilgili ABD ile temas halindeyiz” diyerek gizli ve kirli pazarlıklarını deşifre ediyordu. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, İdlib bölgesinde bir operasyon başlatılıp başlatılmayacağının ise Rusya-Türkiye-İran zirvesinden sonra belli olacağını da ekliyordu.

ABD’nin: “Kenarda durup beklemeyeceğiz” küstahlığı içimize oturuyordu.

ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Nikki Haley ise, İdlib’de olası bir kimyasal saldırıyı bahane edeceklerini belirterek, “Kimyasal silah kullanılana kadar kenarda durup beklemeyeceğiz. Bu konuda Başkan (Trump) da kamuoyu önünde açıkça konuşarak eğer kimyasal silah kullanılırsa, ABD karşılık verecek demek istedi” sözleri Siyonist niyetlerini belli ediyordu.

Bu arada İsrail, Suriye’de 2020 hedefi vurduğunu açıklıyordu.

Yerel basına konuşan ve ismi açıklanmayan İsrail Ordusundan bir yetkili, son 18 ayda İsrail’in Suriye’de İran’a ait olduğu ileri sürülen 200’den fazla hedefi, çoğunluğu savaş uçakları tarafından gerçekleştirilen saldırılarla vurduğunu belirtiyordu. İsrail’in 2017’den bu yana Suriye’ye 792 bomba ve füze fırlattığı da haberde yer alıyordu. Siyonist yetkili, vurulan hedeflerin büyük bir bölümünün “İran Devrim Muhafızları’na ait olduğu iddia edilen silah sistemleriyle bazı altyapılardan oluştuğunu” bahane ediyordu.

 

 

 

 


[1] (Bak: tr.sputniknews.com - 16.53 - 27.09.2018)

[2] (Bak: http://www.mckinsey.com.tr/)

[3] 18-09-2018 Yeniçağ

[4] Odatv.com / 01-09-2018

[5] sadettininan@milligazete.com.tr

[6] fatihyilmaz@milligazete.com.tr

 

Yorum Yaz